.

.
.

16 Nisan 2015 Perşembe

Erol Başar ve Beynin Holizmi (Mustafa Özcan, 16 Nisan 2015)



Erol Başar ve Beynin Holizmi

Erol Başar’ın Alman kökenli tanınmış uluslararası bilimsel kitap yayıncısı Springer’den 2011 yılında çıkmış olan Brain-Body-Mind in the Nebulous Cartesian System: A  Holistic Approach  by Ossilations  adlı yapıtını tanıtmak benim için keyifli, ancak ayni  zamanda da  onur verici bir etkinliktir.

2006 yılından bu yana İstanbul Kültür Üniversitesi Beyin
Dinamiği Merkezi'ni yönetmekte olan Profesör Erol Başar hakkındaki özgeçmiş bilgisine ilgili kurumun internet sayfasından ulaşılabileceğinden ben doğrudan kitap ile ilgili görüş ve düşünceleri aktarmak istiyorum.  

Her şeyden önce, Prof. Başar’ın onlarca yılını verdiği beyin dalgaları ile zihinsel işlevler arasındaki bağlantıyı ampirik olarak, ama holistik bir yaklaşımla inceleyen araştırmalarının bir ürünü olan yapıt kendi kategorisindeki ilklerden olmasından dolayı da ayrıca övgüye değerdir.

Öte yandan, Erol Hoca’nın dünyaca tanınmış Nobel’li veya Nobel’siz gelmiş, geçmiş pek çok bilimciden etkilenerek “bütünsel bir bilim anlayışı”nı kendince kurgulayarak benimsemiş olması, konuyu özgül olarak ele alış tarzını da etkilemiş olmalıdır ki kitap monografik bir nitelikte olmaktan ziyade çağcıl bir bilimsel bilgi “külliyesi”nin özeti gibidir.

Dört kesim ve önsöz-sonsöz dahil edildiğinde Alman geleneğinde bütünü temsil eden sayıya uygun olarak 28 bölümden oluşan kitap muhtevasının, özellikle birinci ve dördüncü kesimlerinin, bilginin holistik-tümdengelimli ele alınışı ve içerdiği “bilgi ulamları çeşitliliği” yönüyle bu tur bir holistik temsili hak etmekte olduğunu söyleyebilirim.

Kitapta, zihindeki öyküsel bellek, duygular ve sezgi arasında uzay/zaman temelindeki tümleşik durumun analitik-tümevarımsal yoldan ortaya konuluş çerçevesinin, akademik dünyanın standard paradigmasına göre son derece önemsenecek bir durum  olduğu  görüşündeyim!


Daha ayrıntıdaki araştırma sonuçlarının değerlendirilmesi için uzmanlık kapsamındaki analitik bir yaklaşımı gerektirdiğinden bu konuların uzmanı bilimcilere bırakarak, Erol Başar Hoca gibi bilimsel bilgelik düzeyine ulaşmış kişilere popüler bilim yazarı olarak yayın dünyasında ne denli gereksinim duyulduğunu ifade ederek tanıtımı bitirmek istiyorum.

Mustafa Özcan (16 Nisan 2015)


13 Nisan 2015 Pazartesi

Kitap Yorumu / Özdemir İnce "Edebiyat sadece edebiyat değildir" (Zehra Köseoğlu, 14 Nisan 2015)


Kitap Yorumu / Özdemir İnce "Edebiyat sadece edebiyat değildir" 

Özdemir İnce "Edebiyat sadece edebiyat değildir" isimli köşe yazılarının derlendiği bu kitabında, en az köşeyazıları kadar ilginç olan önsözüyle karşımıza çıkıyor.

Günlük hayatımızda bilinçsizce yerleşmiştiğini anladığımız La Raison Collective'in dilimize hatalı çevirisi ile ortaya çıkan Ortak Akıl kavramına değinen yazar, incelemesinde iki önemli noktaya değinmiş.

İlki çevirinin kelimelerin sözlük anlamına bakarak yapılmasındaki kusuru ve çeviriyle ilintili konusundan kopuk yaklaşımına ilişkin açıklamasıdır.

Usta, Raison kelimesinin akıl olarak çevrilmesinin konu içeriği açısından anlamsız oluşu ve doğru çevirinin "çıkar" olduğunda ancak doğru anlamın içerikle bağdaştığını anlatıyor.

İkinci nokta olarak ise aklın ortak yani kolektif olamayacağı yönündeki değerlendirmesidir.

"Yazınsal düşünce ve yaratının ortaklığı olmaz, çünkü bilim ve sanata ortaklık olmaz"  sözleriyle anlıksal süreçlerin temeline ters düşen anlayışa dikkat çekmiş.

Yazar için en yüksek değer olan"önündekini ısıran, arkasındakini tepen" sorgulayıcı, bilimsel ve özgür üretimin öneminden bahsetmiş.

Ülkemize dikkate alarak düşündüğümüzde bunun pek de mevcut olmadığını, ulaşılabilir bilginin sayısal olarak her geçen gün artarken cehaletin ondan da hızlı arttığını üzülerek görüyor ve yaşıyoruz.

Okudukça düşündürecek, düşündükçe şaşıracaksınız.


Zehra Köseoğlu (14 Nisan 2015)


11 Nisan 2015 Cumartesi

Popüler Bilim Kitap Yazım ve Yayımcılığına Dair (Mustafa Özcan, 11 Nisan 2015)


Popüler Bilim Kitap Yazım ve Yayımcılığına Dair

Değişik kültürlerden gelen yazar ve eleştirmenlerin popüler bilim yayımcılığı konusunda kaleme almış olduğu pek çok makale, deneme ve kitap şeklindeki yayın olduğundan artık bu konuda daha fazla söylenecek bir şeyin kalmadığı iddiası yanlış bir saptama olur sanırım. Nitekim örneğin, son zamanlarda tüm dünyada popüler bilim yayıncılığında ortaya çıkan devasa sayısal büyümelere karşın bu duruma koşut olarak yayınların niteliğinde de benzer bir gelişmenin varlığından söz etmek olanaklı değildir.

Bu bağlamda konunun derinliğine olmasa bile oluşum ilkeleri düzeyinde ele alınması gerektiği kanısındayım. Ayrıca bu ilkeleri üç başlık altında aktarmanın da yerinde bir yaklaşım olacağı kanısındayım.

İlkin popüler bilim yazılarının konu seçimine nasıl yaklaşılması gerektiğine yönelik düşüncelerimi paylaştıktan sonra ikinci aşamada konuların ele alınış tarzında olması gerekenlere dair düşüncelerimi başlıklar halinde sıralayacağım. Sonunda da popüler bilim kitabı konuları irdelenme biçimlerinin nasıl olması gerektiği yönündeki görüşlerimi aktaracağım.

Konu seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlar:

1.     Konuda popülerlik ile yepyenilik arasında bir uyum sağlanmalıdır. Bunun için uygun olan orta yol bulunmalıdır.

2.     Konunun kronolojik ağırlık noktasının şimdi ile gelecek arasındaki orta bir yerde olması daima tercih sebebi olmalıdır.

Konunun ele alınış tarzında ise şu hususlara dikkat edilmelidir:

3.     Konudaki niçin ve nasılı ayrık olarak açıklamak okuyucuyu dikkat yoğunluğu bakımından rahatlatacağından buna gerekli özen gösterilmelidir.

4.     Bilim yanı ağır basan konularda simgeler ve simgesel bir dil yerine açık ve genel kullanımdaki sözcüklerinin tercih edilmelidir. Böyle bir üslup tarzının sürekliliğinin sağlanması önemli olduğu için daima gayretli olunmalıdır.

5.     Monografik yaklaşımlı konuların ele alınışlarında olanaklı olduğunnca kısa anlatımlı ifadeler kullanılmalıdır. Bu üslup tarzına özellikle okuyanı konuya yöneltme aşamasında özellikle başvurulmalıdır.

6.     Deneme tipi yazılarda mevcut bilimsel paradigmayı daha az dikkate alan betimleme ağırlıklı bir söylem ve anlatım kullanılmalıdır.

7.     Genel olarak da bilimsel jargon kullanımından mümkün olduğunca kaçınılmalıdır.
Konuların irdelenme şekli:

8.     Konu hakkında ikon destekleyiciliği ile kırıcılığı arasında orta bir yol izleyen eleştirilerde bulunulmalıdır.

9.     Daha yüksek satış rakamlarına ulaşılmak isteniyorsa 120 sayfayı geçmeyecek bir hacim hedeflenmelidir ki zaten genel okuyucu kitlesine ulaşılmakta en çok zorlanılan bu konu ulamında daha da etkin olunsun.

10.  Uslupta esprili olmak, konuya nükte katmak okuyanı rahatlatacağından kitabın başkalarına tavsiye edilme olasılığını artıracaktır. Bu önemli bir şey kabilinden her zaman dikkatle göz önünde tutulması gerekli bir husustur.

Başkaca göz önünde bulundurulacak ilkesel tavsiyelerin başında kitabın kapak ve yazı karakteri ile font seçimi gelmektedir.

Ancak bunların satışı destekleyen albeni için çok önemli olmasına rağmen daha çok pazarlama aşaması için önemi olmasından dolayı hazırlanacak ayrı bir yazı ile değerlendirilmesi gerektiği kanısındayım.

Yazdıklarımın, dünya genelinde de halen egemen olan bir yaklaşım ile kitap boyutunda işlenecek konularda metnin belirtilen popüler bakış ile uyumlu olması gereken ölçütler için kaleme alındığını belirtmek isterim. Yoksa benim makale ve deneme tipi yazılarımda kullanmakta olduğum yaklaşım ve tarzımı belirtilen bu kapsamın oldukça dışında kaldığını okuyucularımın farkında olduğunu biliyorum.


Mustafa Özcan (11 Nisan 2015)


12 Mart 2015 Perşembe

Bağlanma ve Sonraki Yaşlarda Görülen Etkileri - Dr. Turhan Yörükan (Zehra Köseoğlu, 12 Mart 2015)


Bağlanma ve Sonraki Yaşlarda Görülen Etkileri
Dr. Turhan Yörükan

İşbankası Kültür Yayınları
(Sayın Yörükan Dil Tarih Coğrafya mezunu olup Kültür ve Kişilk konuyla teziyle felsefe doktoru ünvanı kazanmıştır.)


Okuduğum ilkokulun hemen yan bahçesinde Yetiştirme Yurdu bulunmaktaydı.


Hemen hemen her sınıfta Yetiştirme Yurdu'ndan bir ya da daha fazla çocuk olurdu.


İlkokul yıllarım onları, davranışlarını ve onlar gibi olmayanları gözlemleyerek geçti.


O günlerde hayatımın yetişkinlik yıllarında evlatlık edineceğim yönünde kararımı oluşturmuş bulundum.

İçlerinden az bile değil neredeyse hiç denilecek kadar nadir sayıda azimli ve başarılı çocuk çıkmıştı.

Sadece bir kız çok iyi bir voleybolcu idi ve okulda tutunurluğu, kabul görmüşlüğü ve sosyalleşmesi bizler gibiydi.

Birgün Yurt'tan olan çocuklara ilişkin algımı değiştiren birşey oldu.


Bizlerden 4-5 yaş büyük olan bir kız öğrenci 4. sınıfta bizlere katıldı.


Algısı yavaştı. Neredeyse sadece okuma-yazma biliyor gibiydi.

Ailesi vardı; annesi,babası ve kardeşleriyle yaşıyordu.
Hergün evinden geliyor, evine gidiyordu. Mutsuz ve umutsuz bir yüz ifadesi vardı.


Ailesi olduğunu bilmesem Yurt'tan geldiğini sanabilirdim.

Ailesi ve evi olduğu halde neden Yurt çocukları gibi olduğu düşünmeden edemiyordum.

2011 yılında Sayın Yörükan'ın kitabını okuyana kadar, bu konuda elbette diğer okuduğumuz ve izlediğimiz şeylerle genel düşüncelere sahip oldum.

Ancak onun kitabını okuduktan sonra daha belirgin ve konuya özel bilgiler edindim.

Kitap temel olarak bir bebeğin doğumdan itibaren ona birinci dereceden yakın anne ya da bakım görevi olanlarla geçirdiği sürecin Bağlanma Teorisi açısından incelenmesi ve değerlendirmesi hakkındadır.

Kitap Özellikle ilk 5-6 aylık süreçte bebeğin imprinting süreci denilen algılama ve öğrenme biçimini belirlediği dönemde yaşayacağı ayrı kalma ya da mahrumiyet durumlarının sonraki dönemde etkilerinden bahsetmektedir.

Kimi geleneksel araştırmacılara göre bunun etkisi çok iken holistik araştırmacılara göre bunun etkisi azdır.

Benim için bu kitapta çok dikkat çekici olan kısım, insan denen varlığın istediği kadar potansiyeli her anlamda yüksek olarak doğmuş olsa da, aynileşme süreci denen sosyalleşme kısmında yaşadığı veya yaşamadığı şeylerin ne kadar sorunsuz bir insan olmasında gösterdiği etkidir.

Büyütenin ya da aynı ortamı paylaştığı ve kendisini ait hissedebildiği topluluğun özelliklerini edinerek büyüyen kişinin kendi içinde var olmaya dair soru işareti taşımadığını görüyoruz.

Oysa bunu yaşamayan ve ait hissetmeyip, sıcaklık bulamayanların yaşam için direnç oluşturma ve bağışıklık geliştirmede ne kadar yetersiz kaldıkları görülüyor.

Özellikle batı toplumlarındaki yetimhanelerde sadece besin ve temizlik ihtiyaçları karşılanan ama duygusal-sosyal ilişkisi olmadan büyütülen bebeklerin bağışıklık sistemleriyle, hapishanelerde büyüyen bebeklerin bağışıklık sistemleri arasında ciddi bir fark olduğu saptanmış.

Örnek olarak yetimhanelerde kızamıktan ölenlerin sayısının hapishanede ölenlerden fazla olmasıymış.

Bu süreci kesintilerle ya da geçici mahrumiyetlerde yaşayanların da ileriki yaşlara sirayet eden tatmin edilmemiş davranışlarını gözlemleyebiliyoruz.

O safhayı aslında tamamlamayan bebek, gelişimin diğer safhalarına hiç geçememiş oluyor. Geçse de ilerleyemediği için gerileme gözlemlenebiliyor.

Bu kitabın önemi, insanı insan yapan temel faktör olan fiziksel evrimin sosyal (duygusal, kültürel vs) şartların sağlanmadığı örneklerde insan olmaya yetmediğini göstermesidir.

Evrim fiziksel olarak Darwin'in anlattığı gibi olmakla beraber hem hayvanlar hem de insanlarda ait olma, topluluk içinde barınma ve sahiplenme duygularının eksik olması durumunda canlının varlığına devam edemediğini görüyoruz.

Sayısal varlık yani 1'den 2'ye geçiş, bu yüzden tüm türlerin içinde evrimin, devamlılığın önünü açan ilk ve vazgeçilmez unsurdu sanırım.

Yine aynı sebepten kalıcı değişimi getirenin şeylerin de sayısal değişimler olduğunu anlamamak mümkün değil kanımca.

Şaşırtıcı örnekleriyle hayatımızın içinde yer alan gerçeklerin bu incelemesi, her yaştan insana katkı sağlayacağına inanıyorum.


Zehra Köseoğlu (12 Mart 2015)


26 Şubat 2015 Perşembe

Modern yaşamın lüksü: okumak (Serdar Kuzuloğlu, 26 Şubat 2015)


Sn. Serdar Kuzuloğlu'nun kendi bloğunda yayınladığı "okumak" ile ilgili ilginç yazına aşağıda bulabilirsiniz.


Modern yaşamın lüksü: okumak

‘İstanbul’a kar yağdı, memlekete kış geldi’ şeklinde bir gazeteci klişesi vardır. Bütün ana akım medya İstanbul’da olduğundan ülkenin büyük bölümünü felç eden (ve ancak ekranına düşen ajans bülteni sayesinde haberdar olduğu) kara kışı ancak kendi üstüne kar çökünce fark eder. Ki düşününce doğrusu da budur; yerel medya bunun için -bizden gayrı- her yerde güçlüdür.
Başka mesele.
Dün İstanbul’da beklenen kar yağışı başladı, gece hızını arttırdı, bugün de devam ediyor. Okullar tatil. Akşam bir sunum yapacaktım; ertelendi. Bir ödül törenine katılacaktım, o da öyle. Mecburen yollara düşmek zorunda kalanların -yok yere çektiği- çileyi iştahla köpürten haber bültenlerini dinlerken keyifle yaptığım tostumu, demlediğim çaya katık ettim. Ardından koltuğuma ve kitaplarıma gömüldüm.
Kısmetime Halil Cibran çıktı ve her zamanki gibi keyif verdi.
Bir şeyler okumak benim gibi işi okumak, yazmak, konuşmak olanlar için dahi bunca talihsiz bir zincirlemeye muhtaç hale geldiyse düşündürücü. Yine de okumak isteyene bahane bol. Çoğu zaman çantanıza bir kitap / dergi koymak bile yeterince işe yarıyor (gün içinde farkında olmadığınız ne kadar boşluğunuz olduğunu anlamak için en iyi yöntem).
Okumak istemeyen için bahane daha da bol elbet.
Çizginin dışına taşabilmek
Belki Halil Cibran değil ama okumak bir mecburiyet. Memlekette işsizlik oranı yüzde 10’u geçmiş. Yarısı gençlerden oluşan 80 milyona dayanmış nüfuslu ve (kalitesi tartışılır) iki yüze yakın üniversiteden oluk oluk mezun veren  bir ülkede sıradanların hiçbir şansı yok.
Bu kalabalık içinde avantaj sağlamak için farklılaşabilmek; onun için deekstra bir şeyler okumak gerek. Ne mutlu ki isteyene daha önce kimsenin sahip olmadığı kadar bol seçenek var (kitaplar, bloglar, forumlar, vs).

Kaynakların herkese açık olduğu bir devirde dahi farklılaşmak hala mümkünse (ki öyle) okuyan kesim -hala- az demektir. Şahsen bundan şikayetçi değilim. Zira hayatımı bir anlamda bu sayede kazanıyorum. Bu yüzden çoğu konuşmama “size sizin kendi başınıza öğrenme ihtimaliniz olmayan hiçbir şey anlatmayacağım” diyerek başlıyorum. Yine de anlattığım şeylerin çoğunu, dinleyenlerin büyük kısmı ilk defa duymuş oluyor.

Bu blogda ya da farklı mecralarda yazdığım; televizyon yayınlarında konuştuğum hiçbir bilgi bana vahiy yoluyla inmiyor (çok isterdim). Hepsi açık kaynaklardan derleniyor  (okumak tek başına yeterli değil; anahtar kelime ‘derleme’). Bilgiye ulaşma konusunda sahip olduğum ayrıcalıklar yok denecek kadar az.
Örneğin bu blogda ya da paylaştığım sosyal medya hesaplarımda haftaözetlerine gelen yorumlara bakarsanız “bu kadar şeyi nasıl takip ediyorsunuz?” sorusunun sıkça tekrarlandığını görürsünüz. Cevabım hep aynı: saatlerce, sabırla okuyarak. Keşke başka bir yolu olsaydı.

Okumakla ‘taramak’ arasındaki fark
İnternet çağında (okuma yoluna baş koyanlarda dahi görünen) yeni bir tarz oluştu: göz gözdirme.

Bunu ilk fark edişim doksanların sonuna doğru Radikal gazetesini internete geçirdiğimde olmuştu. Haberlerimiz diğer gazetelere kıyasla daha uzun metinlerden oluşmasına rağmen istatistiklerin gösterdiği sayfada kalış süresi son derece düşüktü. Akla iki seçenek geliyordu:  ya ülkenin en hızlı okuyucuları bizi tercih ediyor ya da tıklanan sayfalar okunmadan şöyle bir kaydırılıp geçiliyordu.
İlk seçeneğe pek ihtimal vermedim.
FOMO çağında bunun yansımalarını sadece yazıda değil videolarda da görmek mümkün. Sonuna kadar izlenen videoların oranı sürekli düşüyor.

Yine de EN ilginç haller e-kitaplarda.

Elektronik kitapların (daha doğrusu e-kitap okuyucuların) tek tıkla satın alıp okumaya başlama, (İngilizce başlıklarda) zengin seçenek, taşınabilirlik, tabletler gibi göz yormama, arama yapabilme, not tutabilme gibi birçok avantajı var (e-kitap formatında okumanın zihne kağıttan okumak kadar işlemediğini savunanlar da yok değil).

Özellikle yabancı kitaplarda kullandığım Kindle Paperwhite‘ın çok ilginç birsosyalleşme özelliği var. İsterseniz okuduğunuz kitabı okuyan diğer kullanıcıların hangi cümlelerin altını çizdiğini ve ne gibi notlar tuttuğunu görebiliyorsunuz. Bu kitaptan aldığınız keyfi katlıyor (yorumcuların genelde çok azının yorum yazdığı şeyi okuduğunuunutmalayım biz yine de).

(Kobo’da kullanıcıya da açık olan) bu okuma performansının kayıtları başka hiçbir şekilde bilemeyeceğimiz bazı ayrıntıları da içeriyor. Kindleözelinde bunu şöyle özetleyebiliriz: (Kindle’ın üreticsi) Amazon, kimin hangi kitabı okuduğunun ötesinde kitabın ne kadarını ne kadar süre okuduğumuzu da biliyor.

Eş dost alışverişte görsün
Wisconsin Üniversitesi Matematik Profesörü Jordan Ellenberg geçen yıl bu verilerinden yola çıkarak bir araştırma yaptı. Yöntem olarak Kindle ile altı çizilen satırların hangi sayfalarında yoğunlaştığına baktı. Böylece kitapların ne kadarının okunduğunu hesapladı (öngördü de diyebiliriz).

2014’ün en çok satanlar listesinde yer alan e-kitaplar üstünde yürüttüğü çalışmanın sonucu kelimenin tam anlamıyla ibretlikti (listedeki satırların sonunda yer alan yüzdelik değer kitabın ne kadarının okunduğunu temsil ediyor):

·         The Goldfinch / Donna Tartt / %98.5
·         Catching Fire / Suzanne Collins / %43.4
·         The Great Gatsby / F. Scott Fitzgerald / %28.3
·         Fifty Shades of Grey / E.L. James / %25.9
·         Flash Boys / Michael Lewis / %21.7
·         Lean In / Sheryl Sandberg : %12.3
·         Thinking Fast and Slow / Daniel Kahneman / %6.8
·         A Brief History of Time / Stephen Hawking / %6.6
·         Capital in the Twenty-First Century / Thomas Piketty / %2.4

Son yılların küresel çapta en popüler kitabının en okunmayan kitap olması gerçekten düşündürücü. 768 sayfalık hacminin bunda mutlaka etkisi vardır ama yine de bu sadece %2,4’ünün zihinlere yerleşmiş olmasını açılamak için yeterli değil. Rakama vurduğumuzda ortalam sadece 26 sayfası okunmuş bir kitaptan söz ediyoruz!
Frenkler bu duruma edebi kuraklık diyor.
Daha ilginç bulgular da var. Örneğin:

·  En çok altı çizilen kitapların başında ‘The Hunger Games’ (Açlık Oyunları) geliyor.
·         
    İncil, Kindle’da (da) en popüler kitap.

·  Telif hakkı bittiğinden dolayı ücretsiz indirilebilen eski dönem klasiklerini hemen herkes çekiyor. Ama neredeyse hiç kimse okumuyor.

·  İnsanlar hayatını düzenleme / düzeltme konusundaki kitaplara fena halde meyilli (kişisel gelişim denen martaval her yerde popüler).
·  
    Romanlara ilgi azalıyor.

·   Yüklenen ders kitapları arasında en popüler olanlar tıp alanında.
·         
    ABD Başkanları arasında altı en çok çizilen kitabın sahibi George W. Bush (güler misin, ağlar mısın?).

Spor salonuna yazılınca zayıflayacağımızı sanmamız gibi kitap alınca (ya da bir yerlerden indirince) okuyacağımızı, film / dizi / şarkı çekince izleyip dinleyeceğimizi sanıyoruz.
Siz neyse ki en azından bu yazıyı okumuş oldunuz.

YOKSA SADECE GÖZ MÜ GEZDİRDİNİZ?


19 Şubat 2015 Perşembe

Cehalet - Bilimi İleriye Taşıyan Güç, Stuart Firestein (Derleyen: Halit Yıldırım )









Cehalet
Bilimi İleriye Taşıyan Güç
Stuart Firestein
Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi

Halit Yıldırım tarafından hazırlanan kitap özetini indirmek ve okumak için tıklayınız:

https://www.dropbox.com/s/uhervq1f142p28i/CEHALET.docx?dl=0







Zehra İpşiroğlu ve Düşünmeyi Öğrenme (Mustafa Özcan, 20 Şubat 2015)


Zehra İpşiroğlu ve Düşünmeyi Öğrenme

1949 yılında doğan Prof. Dr. Zehra İpşiroğlu yüksek öğrenimini İstanbul, Freiburg ve Berlin üniversitelerinde Alman Dili ve Edebiyatı ile Felsefe bölümlerinde tamamlamıştır. Ardından 1976 yılında İÜ Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne öğretim üyesi olarak girmiştir. Burada sonuncusu bölüm başkanlığı olan görevlerde bulunduktan sonra gittiği Almanya’da 1998 yılından bu yana Duisburg-Essen Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görevlidir.

Yaratıcı eğitim ve öğretim alanındaki çalışmaları ile ilgili 30’un üzerinde yapıtı imece kitap şeklinde yayımlanmış olan yazarın yurtdışında da yazın, tiyatro, eğitim hakkında çıkmış olan yayınları bulunmaktadır. Şimdilerde Köln'de yaşamakta olan İpşiroğlu’nun ilgili olduğu alanlarda Türkiye’de almış olduğu pek çok ödülü vardır(*).

Ancak benim üzerinde özellikle durmak istediğim konu yazarın üçüncü baskısını yapan Düşünmeyi Öğrenme ve Öğretme adlı kitabı ile ilgili görüşlerdir(**).

Bana göre kitabın asıl önemi, eser hakkında H. Yıldırım’ın (***)yaptığı eleştirel derlemeden aldığım aşağıdaki alıntıda belirtilen  
            “Düşünmek, aynen fiziksel hareket gibi bir enerji harcamayı gerektirir. İnsan ise doğal olarak enerji sarfından kaçar. Ezber ise düşünmeyi gereksiz kıldığı için bu doğal eğilime uygundur. Kişi ezberledikçe bunun rahatına alışır ve düşünmez olur. Çoğu insanın "düşündüğünü" sandığı şey ise ezberledikleri arasında yaptığı gezintidir.”

şeklindeki veciz görüş üzerine kurulmuş olmaktan kaynaklanmaktadır. 

Gerçektende, psişik temeller esas alınarak düşünme sürecinin irdelenmesi yapılmak istendiğinde, hemen daha ilk adımdaki ayrım olarak düşünceyi kaynaklarına göre temaşa  (görsel gezinti, kontemplasyon), düşünüm  (düşüncenin zihnen katlaması süreci) ve istiare (yaratım hali, yaratıcı derin düşünme;  meditasyon da denir) şeklide olaraktan üç grupta ulamlaştırmak mümkündür.

Temaşaya bağlı olan ilki, yani etrafı seyredip bir neden aramaksızın şeyleri bellemek, ezberlemek; diğer bir deyişle, basitçe zihnen kaydını yapmak şeklinde olanı, Türk insanı için maalesef ‘Türkün aklı gözündedir’ deyişine uygun olarak en çok başvurduğu düşünme şekli mahiyeti ile öne çıkandır. Ve gene maalesef, düşünsel evrimde ikinci aşamaya karşılık gelen düşünüm (refleksiyon) nedensellik arayışı karakterli olduğundan tarafımızca pek de itibara mazhar olmamaktadır.

Bundandır ki, nedensel karakterli uslamlama tarzından uzak durup genel olarak sonuçta bilgi sahibi olmadan her zaman fikir sahibiyizdir.

Mustafa Özcan (20 Şubat 2015)
___________________________________________
(**) DÜŞÜNMEYİ ÖĞRENME ve ÖĞRETME, Prof. Dr. Zehra İPŞİROĞLU, Genişletilmiş 5. Baskı, SAY Yayınları, İstanbul, 2015,  119 s.