.

.
.

9 Haziran 2018 Cumartesi

Bilgi Teorisi ve Mantık - Prof. Ernst von Aster (Yavuz Özler)


Prof. Ernst von Aster'in 1972'de dilimize Macit Gökberk tarafından çevrilen Bilgi Teorisi ve Mantık isimli kitabından özettir.



BİLİMLERİN  ÖZEL  METODLARI.
Bu bölümde bilimler ile bilim metotlarının ortaya koyduğu soruları , öncelikle hangi bilimleri ve bunları nasıl sınıflayabileceğimizi görelim. Bu sınıflamada, teorik matematik disiplinler (düzen formları) ve realite ile ilgili disiplinler (deney bilimleri) vardır. Düşünmemiz, tüm nesnelerin düzen formlarına göre şekillenir. Bunlar, sayılar dizisi ile bunun genişletilmesidir, ayrıca mümkün olan bir çok mekânların (real mekan bunlardan biridir) düzen formları vardır.

Matematik salt tümdengelimsel (dedüktif) olan bir bilimdir, matematik öğeler ve aralarındaki bağlar olan aksiyomlardan doğan nesnelerin niteliklerini tümdengelimle çıkarır ve gereğinde kabul edilenlerin yerine konulabilecek başka aksiyon ve  düzen  formları  geliştirir. Bu formlardan hangisinin gerçekleşeceğini, mekânın özelliklerini ancak deney gösterebilir. (Bu bakımdan real mekânın bilimi olarak geometri de bir deney bilimi, bir doğa bilimidir).

Realite, deney ile uğraşan bilimler 1- İnorganik doğa bilimleri (fizik ve kimya temelli), 2- Biyoloji bilimleri, (canlı doğa), 3- Psikoloji bilimi (ruhsal olaylar),  4- Kültür bilimleri (devlet- insan toplumu ilişkileri) dir. Bu dört grup birbirinden bağımsız değildirler. Canlı organizmalar canlı cisimlerdir, hayat lerinin, fiziksel-kimyasal nedenlerle kavranması ilkece mümkündür. Bunun olup olamayacağına ancak ilerleyen bilimin kendisiyle karar verilebilir.

Ruhsal olaylar canlı vücuda bağlıdırlar, yalnız canlı varlıklar algılarlar, duyarlar, iradeye sahiptirler. Bu yüzden psikolojinin, yardımcı bilim olarak biyolojiye, fizyolojiye mutlaka ihtiyacı vardır. Ruhsal olayların sadece fizyolojik, sinirsel süreçlerin gölge olayları olduklarının hiç olmazsa ilkece belli olması ile ruhsal olaylar biyolojik kanunlara indirgenebilir. 

Gelişmeleri bilimin kendisi gösterecektir. İnsan bireylerini ortadan kaldırırsak, devletleri de, kültürleri de ortadan kaldırmış oluruz. Ruhsal bir varlık olan insanı kendisine konu yapan bilim de ancak psikoloji olabilir. Bununla birlikte, insanların eylemlerinin gündeme gelmesi  psikolojik kanunlardan  çıkarsanamayan, tek insan yerine, onun tarihsel  süreçte siyasetin, dilin, sanatın, bilimin gelişmesiyle ilgili kanunların olması mümkündür, bunu da ancak yine ilerleyen bilimin kendisi gösterecektir. 

Bir sınıflama da, 1) Betimleyen ve açıklayan bilimler. Bir nesneyi, birbirinden ayrılabilen parçalarına bölmekle başka nesnelere göre bulunduğu yeri belirtmekle betimleriz.  Açıklama  ise söz konusu nesneyi hangi koşullar altında bekleyeceğimizi bildiren kanun bağlılıklarını arar. Baştan aşağı betimleyici olan bir bilim, coğrafya ile astronominin bir kısmıdır, betimlemenin biyoloji bilimlerinde, botanik ile zoolojide, oldukça geniş bir yeri vardır. 2) Kanun bilimleri ile tarih bilimleri. Kanun bilimleri (Nomothetik ) fizik, kimya, biyoloji ve psikoloji olup, tek olayı, bir örnek olarak anlar ve bu  örnekte genel kanunu ya da cinsi öğrenmek ister. Tarih bilimleri, tek olayın kendisini inceler ve onu bireysel olan bir gelişme çizgisi olarak betimlemeye çalışır. Fizikçi bir cismin düşmesini, zoolog tek hayvan türün örneği olarak, kültür bilimleri (tarih) bu bilimlerin en katıksız şekli, tek bir kişinin biyografisini çizmek,  tek, tek devletlerin ve kültür  kollarının  gelişmesini  göstermektedir. Ancak, bildiğimiz gibi, doğa bilimlerinde bir tarih kısmı, tarih bilimlerinde de bir kanun kısmı yoktur denemez. 

Fizikte evrenin bir defalık olan gelişmesi sorunu tarihsel bir sorudur, yalnız fizik çerçevesinde bu sorun ikinci derecede kalır, cevabı da fiziksel doğa kanunları bilgisi ile çıkarsanabilir. Durum biyoloji bilimlerinde farklıdır, türlerin birbirlerinden türeyişleri, yeryüzümüzdeki organizmalar dünyasının bir defalık olan gelişmesine, bu önemli tarihsel soruya, türü tükenmiş  bitki ve hayvanların incelenmesi ilk elden materyal sağlar. 

Buna karşılık, Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasının bugüne kadar ki gelişmesi, bir defalık olan bireysel bir olaydır. Tarihsel kavram konstrüksiyonlarının fizikten biyolojiye  geçerek kültür bilimlerine yaklaştıkça, önemi artar. Yine bir kanun bilimi olan psikolojinin de tamamlanması için, özellikle de tipik karakterde gelişmenin genel yönünü gösteren biyografilere ihtiyaç vardır. Ama öte yandan kültür bilimlerinde bir kanun öğesi vardır, bu durum en açık olarak dil bilimleri ile Ekonomik  hayatın biliminde görülür. Dilin ve ekonominin gelişme kanunları vardır. Örnek, filolojide, halk Latincesinden Roman dillerine vardıran genel  gelişme çizgisi ilk önce belirtilmiştir, yani kesin anlamıyla bir defalık ve tarihsel olan bu gelişmeden genel kanunlar çıkarılmadan önce gösterilmiştir. Bütün kültür bilimlerinden önce gelen genel bir kanun bilimi olarak, insan topluluklarının mümkün formlarıyla bu formların bağlı oldukları genel kanunlar üzerinde bilim olarak sosyoloji ortaya çıkar.

 Böyle bir sosyoloji, genel psikoloji, insan kültürünün bütün tarihinde, siyasal, ekonomik, kültürel kollarında  belirli aşamalardan geçen bir gelişme çizgisi olarak kurmak denemesine dönüşecektir. Genel fizik ile sosyoloji ve kanunlarını karşılaştırdığımızda, depremin anlaşılır hale gelmesi gibi ekonomi, siyasal, kültürel oluşumlarda bireysel gidişi önceden söylemek zordur.

Coğrafya ve astronomi uygulanmış bir fizik olma yolundadır. Sosyoloji  tarihten  çıkarsanmış soyut bir şema durumundadır. Biyoloji, organizmalara, bedenleri organlardan oluşan varlıklara ilişkin bir bilimdir. Organlar aletlerdir, canlı bedeni oluşturan kısımlar, aletler onun kendini ve türünü sürdürmesine  yarar. Organizma, bu aletlerin yardımıyla kendisini sürdüren varlıktır. Organizma  için  olan, onda ilk göze çarpan ereğe uygunluktur. Her organ, bütün bedenin, onun sürüp gitmesinin, hizmetindedir. Şu demektir, bütün olarak beden kısımlara egemendir, bu anlamda, beden, kısımlardan önce vardır, yönetici etken olarak, canlı bedende üstün olan nedensellik, bütünlük nedenselliğidir. Doğanın inorganik  ve  organik  bölgeleri arasında kesin bir ayrılık var mıdır? Taraflar birbirine indirgenebilir mi? Ereğe uygun olan kısımları, bütün tarafından belirlenmiş olan organik  görüngüyü  üstün tutan ya da hiç olmazsa bu görüngüye inorganik olay karşısında bir bağımsızlık tanıyan anlayışa vitalist görüş, organik olanı inorganik olana, organik kanunları fiziksel-kimyasal kanunlara indirgemek isteyen, dolayısıyle, organizmayı sadece karmaşık bir makine olarak anlayan görüşe de mekanist görüş denir. Vitalist anlayışın karakteristik yönü, canlı organizmadaki her görüngü ve kısım karşısında, bu görüngü ve kısmın bütünün hizmetinde ne gibi bir erek ve anlamı olduğu sorusunun sorulmasıdır. Mekanist görüşte ise, organik yapı bu bir ereğe göre oluşmuştur.  

Biyoloji ile felsefesinin tarihinde bu iki çığır hep birbirinin ardından gelmiştir. Antik çağda Aristoteles vitalizmin, hem de bütün doğayı içine alan bir vitalizmin tipik temsilcisidir. Aristoteles'in kanısına göre, doğadaki bütün görüngüler, bir ereğe varmak isteyen oluşturucu güçlerin etkisindedirler. Yine Antik Çağda Demokritos ile Epikuros'un savundukları  mekanist  görüş, Yeniçağın başlangıcında mekaniğin doğa bilimleri için temel bilim olduğu dönemde üstün olan anlayıştır. Bu dönemde bedendeki organların belirli mekanizmalarla, örnek, kolun- kaldıraç, yakınlığı ortaya konmuştur. Yeniçağ  felsefesi  kurucusu olan Descartes,  mekanist bir biyolojinin tipik savunucusudur.

Ona göre, yalnız düşünme ve irade ile ilişiği olan olaylar, özel bir etkenin, bir erek yönünde işleyen ruhun etkisiyle meydana gelirler, 18. yy Fransız materyalistleri, ruhsal olayları mekanist  açıklamanın içine almaya çalışmışlardır. Bu yüzyılda  mikroskop yardımıyla mikroorganizmalar dünyasının keşfi , bildiğimiz organizmaların hiçbirinin doğrudan inorganik maddelerden türemediğinin  görülmesi, vitalizmi yeniden desteklemiş, inorganik ve organik dünyaların yeniden birbirlerinden ayrılmasına yol açmıştır. 19. yüzyılın başındavitalist görüş üstün olup kimyadaki ilerlemeler, yeniden mekanist akıma götürmüştür, bu yeni gelişme de o zamana kadar yalnız organizmalarda rastlanan belirli maddelerin kimyasal yollarla, imbikte yapılması ile bunun başarılmasıyla başlamıştır. Buna bir de gelişme teorisinin özel bir şekli olan Darvinin doğal seleksiyon teorisinin başarıları katılmıştır. 

Rastgele meydana gelip en iyi uyum gösteren, yani yapılan ereğe uygun olan organizmaların seleksiyonu, sağ kalmaları, ereğe uygun organizmaları salt rnekanik olarak açıklamaya bir yol gösteriyor gibiydi. 20. yüzyılın başlarında yeni bir vitalist akım doğdu (Hans Driesch vb.). Bu akımın savunucuları, örneğin albümini imbikte yapmayı başarsak bile, bu albüminin olsa olsa her zaman cansız  bir albümin olacağını, yani böyle bir albüminde beslenmek üremek, bütünün kısımlarla hayat fonksiyonlarının eksik olacağını ileri sürerler. Organizmayı inorganik dünyadan ayıran şey madde değil, özel bir nedensellik, bütününün hizmetinde bulunan kısmın etki yeteneğidir.

Bir kısım aynı kısım olarak, bütün organizmaların ihtiyacına göre çeşitli etkilerde bulunabilir. Doğal seleksiyona gelince, organizmaların yer, yer çok karmaşık olan ereğe uygunluklarını hele örneğin göz gibi çeşitli organik kısımların aynı zamanda oluşmalarını gerektiren organım olursa açıklamaya bu olay hiç de yeterli değil gibi görünüyor. Vitalistler ile  mekanistler arasındaki bu çekişme son zamanlarda yeni bir evreye girmiştir. Buna bir yandan tıp yol açmıştır çünkü inorganik alan ile organik alanın sınırları üzerinde bulundukları izlenimini veren, organizmalara ait niteliklerin hepsini değilse bile büyük kısmını haiz gibi görünen birtakım küçük hastalık etkenleri ortaya çıkarılmıştır.                  Bu yeni gelişmeyi öbür yandan da fizik hazırlamıştır.

Fiziksel görüngülerin nihai öğelerinin, elektronların davranışları, artık kesin nedensellik kanunlarına göre değil, ancak olasılık kanunlarına bağlı gibi görünüyor. Ayrıca elektronların, atomlar halindeki birleşmelerinde tek elektronun davranışını, bütün belirliyor gibidir. Bunun ortaya çıkarılması, cisimsel doğadaki nihai öğelerin, genellikle, organizmaların ya da organik ve inorganik formasyonların sınırı üzerinde bulunan varIıklar olduğu, bizim inorganik dediğimiz asıl doğanın ise bu  elementer organizmaların toplam halindeki bileşimlerinden başka bir şey olmadığını akla yakın yapmaktadır. 

Biyolojinin bugünkü durumunda gerek vitalist  gerekse  mekanist  teori, yöntem bakımından buldurucu birer  teori olarak, deneme niteliğinde kullanılan birer teori olarak rol oynayacaklardır. Bir organizmanın her organı, vitalist olarak  ereği  sorulup  iklim, beslenme gibi hayat koşullarında kalıtsal olabilen organ değişmelerine mekaniksel olarak yol açıp açmayacağı deneysel olarak araştırılmaya çalışılacaktır. Psikoloji gerçek anlamında ruha ilişkin bilimdir. Ancak, ruh kavramı tarih boyunca çeşitli anlamlar kazanmıştır. Antik Çağda -Aristoteles- ruhu, hayat ilkesi, canlıyı cansız cisimden ayıran etkendir. Solunum - beslenme, üreme- tıpkı algılama-düşünme- irade, ruhun fonksiyonları sayılır. Bu anlayışta psikoloji, biyolojinin bir bölümü idi, Descartes- ruh ve ruhsal olanı ayırarak, mekanist  biyoloji solunma ve beslenme vücudun belirli kısımlarında, fiziksel-kimyasal olay olarak yorumlanabilecek salt cisimsel olaylardır. Oysa duyum, algı, sevinç duygusu, irade eylemi bedende, beyinde değil, algılar, duygular gibi bedene-beyine bağlı bilinç olgularıdırRuhun, bilinç ile bir tutulup, psikoloji için, bilince ilişkin bilim  tanımlamasına  iki itiraz oluşmuştur. 

1) Her bilim gözlemle işe başlar, bilinç olguları ile uğraşır, hem nesnesel hem de öznel tarafı yönü vardır, her algıda nesne ile bana olan ilişkisi ele alınır, diğer bilimler sadece nesneyi ve aralarındaki ilişkiyi ele alır. Psikoloji ise bilinci bir bütün olarak ele alarak inceler, 2) Bilinçli olmayan ruhsal görüngüden söz ederiz, öyleyse psikoloji yalnız bilinçle uğraşmaz, her bilim gibi, kanunlu bağlantıları arar ve niçin sorusunu sorar.Yanıt, bilinçli olmayan öğelerin, etkili oldukları kabul edilenler olarak ele alınmasına götürür. Bilinçli olmayan eğilimler, kabiliyet, güç (karakterle ilgili yetenekler vb.) ve zaman, zaman bilinçli olan, bilinçli olmalarından kaçındığımız, içe attığımız, tasavvurlar, düşünceler, duygular. Bilinçli olmayan ruhsal görüngünün, fizyolojik, fiziksel olup olmadığını şimdilik bir yana bırakalım, bu soru, bugün, deney ile yanıtı verilemeyen sorular arasında bulunmaktadır.

Psikoloji, henüz metot tartışmaları içinde bulunan bir bilimdir. Psikoloji, hala tarihsel gelişmesinin etkisi altındadır. 18. yüzyılın çağrışım ve tasavvur psikoIojisi, mekanik metotların  ruh alanına aktarılması ile ortaya çıkmıştır. Romantizmin psikolojisi ise vitalist bir biyolojinin kavramlarını psikolojiye temel yapmaya çalışmıştır. Zamanımızda anlayıcı psikoloji ise psikolojiyi tarihsel- tinsel bilimlere yaklaştırmaya uğraşmaktadır. Bu durumu, insan topluluklarıyla ilgili formların, kanunların bilimi olan sosyoloji'de buluruz. Psikoloji ile sosyoloji bizi asıl tinsel bilimler'e, tarihsel bilimler'e geçirirler. Fizikten sosyolojiye kadar olan bilimler, kanun bilimleridir, tek olayı genel bir kanunun bir hali olarak, tek bireyi bir cinsin örneği olarak ele alırlar. Amaç, kendisinden tek halin çıkarsanabileceği, açıklanabileceği genel kanunu bulmaktır. Gezegenin yörüngesi üzerinde belirli bir noktadaki hareketi, kendi hareketi ile kendisini etkileyen güneşin, öteki  gezegenler, duran yıldızların çekim kuvvetlerinin  bileşkesi-bitkinin yapısı, kalıtım etkenleri, toprağın bileşimi, iklimin, nemin vb. bir sonucu olduğu gibi.


Cisimsel doğadan ne kadar uzaklaşır, tinsel dünyaya ne kadar yaklaşırsak, bireyin yapı  ve davranışını açıklayan kanunlar o kadar salt çerçeve kanunları - sadece bir kadroyu gösteren kanunlar- olurlar, tek olayı tamamıyla genel kanunların bir bileşkesi olarak anlamak o kadar olanaksızlaşır, birey o kadar bir hal, örnek olmaktan çıkıp bir defalık olan, tekrarlanmayan bir şey olarak görünür. Ama bu, bir defalık olan, bireysel olan bizim için o ölçüde özel bir ilginin konusu  olur, ruhsal dünyaya ait bilim de tarihsel bilim olur. Tarihsel bilim, bir bireyin hayatına tek bir gelişme çizgisi biçimini kazandırır. Kesin olaylar ve yaşantılar, tepe noktaları ve dönüm noktalan, tek bir kişinin, bir devletin, bir ulusun, bir kültürün yürüdüğü yolu belirler - bize bu yolu bireysel bir gelişme çizgisi olarak anlama olanağını kazandırırlar. Ancak, burada da eksik olmayan, bireyseli anlamaya yardım eden genel, kanun ve  cins olmaktan çıkıp, tip, tipik gelişme çizgisi, ortalama tip ya da ideal tip olur.

Yavuz Özler




27 Mayıs 2018 Pazar

Bilgi Teorisi ve Mantık - Prof. Ernst von Aster (Yavuz Özler)


Prof. Ernst von Aster'in 1972'de dilimize Macit Gökberk tarafından çevrilen Bilgi Teorisi ve Mantık isimli kitabından özettir.


TÜMEVARIMIN BİLGİDEKİ ROLÜ VE ÖNEMİ  TÜMEVARIM VE TÜMDENGELİM

Deneylerle elde edilen olgular, tüm bilgiler kendi kanunları altında, ön bildirimler ile toplanırlar. Kanunlar, olguları önceden bildirmek olanağını kazandırırlar. Önermelerin öncüllerden çıkarılması mantık kurallarına göre özdeşlik, çelişmezlik ve üçüncünün olamazlığı önermelerine göre olur. Sistemin önermelerini  tümden gelim yoluyla, yeni baştan çıkarsama kurallarının yardımıyla bulamayız. Her tümden gelimsel çıkarsama bizi daha az genel – özel ve tekil olan önermelere götürür, tüme varım ise tekil olandan genel olana, gözlemlenen belirli bir türün bütün halleri için genel kanunlara gider.

Tümden gelim yoluyla, insanlar ölümlü oldukları için şu adamın da ölümlü olduğunu çıkarırım, Tüme varım yoluyla, geçmişte bildiğim bütün insanlar öldüğü için şimdiki ve gelecekteki insanların da öleceğini çıkarırım. Önermenin  doğruluğunu görebilmek için, eşitlik olgusuna bakmak  gerekir. 

Eşit nesnelerin değişebilecekleri aksiyomu, bir olguya dayanır. Bu aksiyom, tümden gelim veya tüme varım yolu ile edilmiş değildir. Tüme varımda belirli tek halin algılanması ile genel bir sonuç çıkar. Bundan dolayı, bu gibi bir tüme varım için gerçek anlamıyla algı da, deney de gereklidir, hayal gücü ile iki nesneyi karşılaştırabilir, kendilerine eşit kaldıkça  aralarındaki, eşitlik, benzerlik, başkalık bağıntılarını koruyabileceklerini saptarım. Benzerlik veya başkalık  bağıntısının bulunduğunu söyleyen her  önerme de aslında böyle bir öz (mahiyet) kanunudur. Benzerlik bakımından kırmızı ile mavinin arasında olmak, morun özünde bulunur ve hayal gücümde kırmızıdan çok yeşile benzeyen hiç bir mor rengi tasavvur edemem. Bütün bu gibi öz (mahiyet) kanunları eşitlik, benzerlik, başkalık gibi küçük bağıntıların yardımıyla nesneleri betimleyen ve önermelerdir. Betimleyen yargılarda  iki nesneye  iyice bakmadan bunları eşit sayarsam yanlışlık, doğru bir karşılaştırmanın koşullarını yerine getirmemiş, yet er derecede denememiş, yeteri kadar karşılaştırmamış olmamdan ileri gelmiştir aynı nesnelerin birbirleriyle bir defasında , eşit, başka bir defasında, birbirinden ayrı olmaları imkansızdır kabul ettiğimiz, bir real nesneler dünyası için geçerlidir. Bu önermeler ancak tümevarımsal önermeler ya da  tümevarıma  dayanarak  konulmuş  olanlardan çıkarılmış önermeler olabilirler, biz her objeyi herhangi bir mekan ve zaman çevresinde tasavvur edebiliriz. Tüme varımın her günkü hayatımızda olduğu gibi her bilimde de büyük ve çok gerekli bir rolü olduğu açıktır.  

Fizikçi belirli zamanlar ve başka yerlerde maddenin belirli bir parçası üzerinde deneyini yapar, sonucu aynı maddenin başka parçaları ile yapar, aynı sonucu alarak tümevarımsal bir çıkarsamaya ulaşır.

Bir biyolog bir hayvanın gelişmesini gözlemleyip, tarihçi bütün cinsler için geçerliliği olan kavram ve önermeleri pek az sayıda oluşturup tümevarım yöntemini kullanır ve tarih olaylarının ertesi gün de tekrar önüne  geleceği  kanısını edinir. Bu sözler ile bir miktar bilimsel bilgi alanından çıktık, bilim öncesi bilginin alanına girdik. Bu bilgi de bir tümevarımın sonucudur ve hepimizin çocukluğumuzdan
beri  bildiğimiz çok genel bir tümevarımın sonucudur. Her bilim, bir cinsten bir yığın deneye dayanan ve geniş ölçüde bilim öncesi deneye başvuran  genel  tüme varımlardan  meydana gelir. Her bilim işçisinin, kendilerinden çıkarsamalar yapıp sonra bunları kendi  tüme varımlarıyla tamamladığı ve özelleştirdiği genel önermeleri vardır. Tümevarımlarının bu arada deneyde doğru çıkması, bilim adamının kalkış noktası olan genel tümevarımların da doğrulanması demektir. Bilim öncesi deneyden yararlanan genel kanunlar arasında, bilimde de, bilgi teorisinde de büyük rolü olan bir kanun vardır, doğadaki ve tarihteki her olayın koşullara, nedenlere bağlı olduğunu ileri süren her bilimde ve bilim öncesi  deneyde herhangi bir şekilde bir rolü olan genel nedensellik kanunu. Aristoteles tam ve eksik tümevarım arasında bir ayırma yapmıştır. Tam tümevarım olması için, belirli cinsin bütün nesnelerini birer  birer  gerçekten incelemek ve sonucu görünüşte genel  bir önermede toplamak gerekir. Ama bu bilinen, verilmiş olan geçmişten henüz bilinmeyen geleceği çıkaran eksik tümevarım, bir bilimsel metod olarak önem taşıyan gerçek tümevarım olup, somut önermenin görünüşte genel olan bir önermede sözde formüllenmesidir. Gerçek bir genel önerme az sayıdaki halleri değil, sayısız çokluktaki tekil halleri kapsar. Mantık bakımından, bu eksik tümevarımın, yani gözlemlenen az sayıdaki hallerden bütün hallere, gelecekteki de yapılan çıkarsamanın bir problem olduğu açıktır. Bu problem daha Eskiçağ'da Antik felsefenin şüpheci çığırlarında, sonra da Ortaçağ felsefesinde Gazali,   Yeniçağ Felsefesinde de özellikle Hume ve Kant tarafından ortaya atılmıştır.

TÜME VARIM  VE  NEDENSELLİK  KANUNU  NEDENSELLİK  KANUNUN  NELİK (MAHİYET) VE KÖKENİ,

Sözü geçen problemi nedensellik kanununun  yardımıyla çözmek denemesi yapılmıştır. Kant da, ondan önce Descartes da çözüm denemelerinde nedensellik kanunundan işe başlarlar. Buradaki ana düşünce şöyle formüllendirilebilir olmaktır. Evrenin, realitenin genel  kanunlarla  yönetildiğini ya da evrende hiç bir şeyin belirli koşullara, nedenlere bağlı olmadan cereyan etmediğini tam bir kesinlik ve apaçıklıkla biliyoruz, bu durumda olayın nedenini,  görünmesinin kanununu sormaya ve bu nedeni deneyde aramaya açıkça hak kazanırız. Nedensellik kanununun doğru olduğunu nereden biliyoruz? 
18. yüzyılda  Christian Wolff  nedensellik kanunun geçer'liliğini kabul etmemekle çelişkiye düşüreceğini  kanıtlamaya çalışmıştır. Wolff, bir nesne nedensiz meydana geliyorsa, nesne hiçten meydana geliyor, o halde hiç onun nedenidir demektir bu.  Ama, hiç bir şeyi yaratamaz ve bir neden değildir. İkincisi, bu sözde kanıtlamada neden kavramına, yaratan bir neden anlamı yükleniyor; oysa doğa bilimlerinin kullandığı neden kavramı, hiç bir zaman nedenin yaratıcı olduğunu kabul etmez.

Üçüncü olarak, her bir tümevarımın, bütün olayların genellikle koşulları ve nedenleri olduğunu değil de, her olayın kanunlu koşul ya da nedenleri varsayması gerekir. Ancak bu, her bir olayın genel bir kanuna bağlı olduğu, evreni genellikle kanunların yönettiği, aynı koşullar altında hep aynı şeyin meydana geldiği, önermesinin, salt mantıksal olarak kanıtlanamayacağı bellidir. 

İçinde zorunluluğun değil de rastlantının hüküm sürdüğü bir evren kavramı mantıkça bir çelişkiyi kapsamaz. Kanunu olmayan böyle bir dünyada etkinlikte bulunup bulunamayacağımız genellikle yaşayıp yaşayamayacağımız sorunu, ayrı bir sorundur. Bir de nedensellik kanununu, evrende her şeyin kanunlara göre olup bittiği kanununu, yadsınması çelişkiye düşüren, kanıtlanabilir bir önerme olarak değil, deneye dayanmayan, ama her türlü deneyden bağımsız olarak anlığımızın doğru diye, zorunlukla doğru diye tanıdığı bir önerme olarak koymak denemesi yapılmıştır. Nedensellik kanunu anlığımızın doğuştan, dolayısıyla şüphe edilemez apaçık olan bir bilgisi diye gösterilmek istenmiştir.

Doğuştan bilgi olduğu düşüncesini Platon, insan doğmadan önce de var olduğu tasavvuruna, insanın önceki bir hayatında elde ettiği bilgilerdir, Stoa felsefesinde, bütün insanlarda ortak olan, ya da  toplumlann doğru saydığı bilgilerle birleştirilir, Yeniçağ felsefesinin başlarında Descartes bu düşünceyi ele alarak nedensellik kanununu, yeniden bir bilgi derecesine yükseltir. Sonra da Locke İnsan Anlığı adlı eserinde, doğuştan bilgi  kavramını sıkı bir eleştiriden geçirir. Ona göre, yeni doğmuş çocuğun da doğuştan bilgileri, dünyaya birlikte getirmiş olması gerekir. Oysa bu çocukta böyle hazır genel bilgiler bulunmadığı meydandadır ve genel fikir,  bilgilerden hiç bir şey bilmeden, bilinci bir yığın duyu izlenimleriyle doludur. Locke'un bu eleştirisi Leibniz ile Kant'ı doğuştan bilgi kavramı yerine a priori kavramıdır. Çocuğun henüz bilmediği, yavaş yavaş bilincine varacağı, insanın arılığında baştan beri bulunan bilgilerdir. Bunlar, deneyden gelmeyen, anlığın kendisinden türeyen, ama insanın  ancak sonraları bildiği, sonraları formüllediği bilgilerdir. Bilince çıkmadan, açıkça dille formüllenmeden önce içgüdüsel olarak edindiğimiz bilgiler a priori bilgilerdir. Bunun üzerine çok şey söylenebilir.

1. Her türlü deneyden bağımsız olan belirli genel bilgiler bizde doğuştan yoktur. Evrenin kanunlarla yönetildiği düşüncesine insanın bu önceki deneyleri olmadan eriştiği pek söylenemez. Düzeni olmayan bir dünyada insan organizması ile genellikle hayatta kalamazdı.

2. Vücudumuzun ve organlarımızın bu örgütlenişi dolayısıyla davranışlarımız hiç şüphesiz doğuştandır. İnsan doğuştan olan bu içgüdüsel eğilimini, hayvanlarla da paylaşır.

3. Kant'ın anladığı şekliyle de nedensellik kanununun doğuştan ya a priori bir bilgi olmadığına şüphe yoktur. Doğadaki her olayın genel bir kanun olarak saptanabilen çok belirli koşullara bağlı olduğu kanısı da şüphesiz doğuştan değildir, nedensellik kanunu bir ilkedir.

17 ., 18., 19. yüzyılların doğa bilimi, bu ilkeyi kesin geçerlilikte bir ilke olarak, doğa bilgisine temel yapacağım sanmıştı. Her bilimin, yönünü gösterici olarak, kendisine esas yaptığı ilkeleri vardır. Bu ilkeleri relatif bir a priori olarak anlayabiliriz. Fakat bunlar, insan zihnine başlangıçta ve son olarak verilmiş değişmez bilgiler değildirler. Felsefe ve bilgi teorisi, zamanlarındaki bilimi genellikle bilimin mümkün tek şekli olarak anlamak yanlışlığına kolaylıkla düşerler. Kant da bu yanıJgıdan kendisini büsbütün kurtaramamıştır. Yeniden tümevarıma dönelim. Az sayıdaki belirli hallerde gözlemlenen düzenlilikten, bu düzenliliğin gözlemlenmeyen hallerde ve gelecekte de aynı biçimde kendini göstereceğini çıkarmak hakkını nereden alıyorum? 

Doğuştan olduğu ileri sürülen bir nedensellik kanunu da bize bu hakkı  veremez. Tümevarımsal çıkarsama hiçbir zaman kanıtlanamaz, hatta olasılı bile yapılamaz. Örneğin yarın güneşin doğacağına kesinlikle inanmak da kanıtlanabilir bir olasılık değildir. Ancak bundan ötürü bu inanç gücünden bir şey yitirmez. Tümevarımın kanıtlanamayacağını saptayan Hume haklıdır. Her tümevarımsal önerme, kanıtlanamayan bir önermedir, bir denemedir. Tümevarımla elde edilmiş olan önermeyi  yeni deneylerin çürütmesi ya da bu önermenin kesin olarak geçerli olmadığını göstermeleri olanağı her zaman vardır. Bu çeşit tümevarımlar hayvanların da, çocukların da davranışlarına temel olur. Çünkü hayvanlar da, çocuklar da öğrenirler, yani davranışlarında yapılmış deneylere dayanırlar. Hayvanlar, balıklara kadar, bir çan işareti üzerine yemlerini yemek üzere belirli bir yerde toplanmaya alıştırılabilirler. Çocuk bir defa  parmağını yaktıktan sonra artık ateşe dokunmaz olur. Çocuklarda, hayvanlarda, hatta alt hayvanlarda bile bulduğumuz bu deneyden öğrenme bir çeşit tümevarımdır. 

Kuyumcu bir taşı elmas mı diye incelerken, taşın sertliğini denetleyip bilinçli olarak göre bütün elmaslar camı keser, bu taş da camı kesiyor, öyleyse ...» diye bir çıkarsama yapmaz ama tutumu böyle bir tümdengelimsel çıkarsamaya uygun düşer. Mantık psikoloji değildir, yani çıkarsama öğretisi düşünme sırasında bilincimizde gelip geçen olayları betimlemez, çıkarsama öğretisi, doğru çıkarsama yapabilmek için düşünmemizin uyması gereken şemaları, kalıpları  gösterir. Deneyden öğrenen çocuk tümevarımsal bir çıkarsamaya uygun olacak bir biçimde davranır, ama ancak mantık bu çıkarsamayı formüllendirip ona tam bir şekil kazandırır. 

Çeşitli tümevarımları birbirinden ayırmak gerekir,
1. Genel  anlamda  tümevarım, geçmişte görülmüş olan belirli düzenliliklerin gelecekte de olacağını beklemek. Çevremizdeki  gözümüzün gördüğü, elimizin dokunduğu nesneleri – hareket etmezler ise gelecekte de yine yerlerinde bulabileceğimiz konusunda çocukluğumuzdan beri taşıdığımız inanç bu çeşitten bir tümevarım dır, ne gerçekten ne de olasılı olarak doğru oldukları akıl ile kanıtlanamaz. Bu tümevarımların yanlış olduğunu kabul etmek, tümden gelimsel çıkarsamanın yanlış olmasının mantıksal bir çelişkiye götürdüğü gibi, mantıksal bir çelişkiye düşürmez. Sözü geçen düzenliliklerin bulunmadığı bir dünya  ya da içinde bu düzenliliklerin birdenbire ortadan çekildiği bir dünya hayal gücünde pekala tasavvur edilebilir, örnek, nesnelerin kendileri değişmedikçe, aralarındaki eşitlik, benzerlik, başkalık bağıntılarının değişeceği tasavvur edilemez. Bununla birlikte, geçmişten geleceğe bir çıkarsama yapılamayan düzensiz bir dünyada biz insanlar yaşayamazdık. Bu en genel anlamındaki tümevarımın kendisini hayat ve eylemlerimizden ayıramayız. Ancak, bu çeşit tümevarımın, bu geçmişten geleceğe yapılan tümevarımın başarılı olması, her zaman değilse bile pek çok kere doğru çıkması mantıksal bir zorunluluk değildir, bir olgudur.

2. Hayvanların da yararlandığı bu en genel anlamındaki tümevarımdan, bütün bilimsel tümevarımlara bilinçli olarak temel yapılan genel ilkeyi ayırmak gerekir. Bu ilke genel nedensellik kanunudur.

Bu ilkenin genel  şeklini şöyle formülleyebiliriz, algı dünyasında her olgu için bir kanun vardır, bu kanuna göre, bir olguyu meydana çıktığı yer ve zamanda bekleyebilir, gelecek için de önceden bildirebiliriz. Tümevarımdan, bu ilkeden çocuk ve hayvanın haberi yoktur. Bu ilke ancak bilimde, daha çok bilimin belirli bir gelişme aşamasında, doğa bilimlerinde, doğa bilimi önemli başarılar elde ettiler.  Her olgunun bir kanunu bulunduğu, tabii, rastlantıya yer vermez. Rastlantı kavramı ancak öznel bir kavram olur, ya belirli bir olgunun nedenini, kanunu bilmiyoruz veya henüz bilmiyoruz anlamına gelir, ya da aralarında kanunlu bir bağlantı olmayan iki olgunun karşılaşmasına rastlantı denir. 

Bu genel nedensellik kanunu bir kanun olmayıp, bilimin zorunlu sayılan bir önermedir, postulat. böyle bir postulattan da, bilimin kendisine verdiği görevi gerçekten tam olarak yerine getirebiliyorsa, doğru olması gereken bir önermeyi anlarız. 18. yüzyılın bir' astronomu, Laplace,’’ bir yandan evrenin şimdiki durumunu, öbür yandan evrendeki fenomenlerin bağlı olduğu kanunların tümünü bilen bir bilincin, evrenin  bütün  geçmiş ve gelecekteki ayrıntılarını ve özelliklerini hesap edebilmek gücünde olması gerekir’’. Evrenin kanunluluğu postulatının bu bilim anlayışına uygun olduğu görülür. Bu postulata göre evrendeki bütün fenomenler, zorunlu ve istisnasız olarak etkileyen etkenlere kesin bir şekilde bağlıdırlar. Birtakım önemli fizik kanunları için kesin zorunluluğun değil, ancak olasılıkların ileri sürülebileceği, istatistik kanunlar olduğu anlaşılmıştır. Olasılık, göreli  sıklıktır. Bunların kütle halindeki olaylar için geçerli oldukları, ve bu çok büyük sayıdaki olaylarda, istatistik bir düzenliliği saptayan kanunlar oldukları görülmektedir. İstatistik kanunların arkasında kesin kanunların, bu olasılıkların arkasında kesin, zorunlulukların gizlenmesi gerektiği kanısı muhafaza edilmiştir. 

 3. Hayvanlarla insanlarda ortaklaşa olan tümevarımdan bir üçüncüsünü, meydana gelen bir değişmenin nedeni, niçin sorununu ayırmak gerekir. Bu sorunun anlamı nedir? Bu soru yalnız bilimde değil, bilim öncesi düşüncede de var. Bu soru bilimin genel ve soyut düşüncesini oluşturmamızdan çok önce sorulmuştur. Niçin sorusu, bildiğimiz düzenliliğin herhangi bir durumda bizi hayal kırıklığına uğrattığı, bildiğimize uymadığı zaman sorulur, özellikle değişmelerde ortaya çıkar. Trenin birden bire durması beklentiye aykırıdır, dolayısıyla da niçin sorusunu sorarız.

Bilimde, niçin sorusu, şimdiye kadar deneyin doğruladığı bir kanundan bir sapmaya rastlanırsa, ya da tarihsel bir olay gelişme çizgisi doğrultusunda yürümeyip başka bir yöne saparsa, beklenmeyen bir felaket bir gelişmeye son verirse, ortaya çıkar. 

Belirli gazları, hidrojeni, oksijeni basınçla sıvı haline getirmek başarılamıyor, kanun bir istisna ile karşılaşmıştır. Sıcaklık belirli bir yükseklikte, gazın kritik ısısının üstünde olmadan gazı sıvı haline getirmenin mümkün olmadığı öğrenilinceye kadar bu istisna sürer, gazın sıvı haline getirilmesinde basınç ile ısının esas olduğu genel kanununa varılır. 

Bir evde yangın çıkmış. Yangının nedeni  olarak elektriğin kontak yapmış olmasını gösteriyoruz. Niçin? Yanıcı maddeler her evde bulunur, bu koşul her evde vardır, ama bütün evler değil de bir kısım evler yanar. Koşul ve koşullu, zamanca ve zorunlu olarak da birbirlerine bağlı olan iki etkendir. Koşul varsa, sonuç da meydana gelir. Bir nedensellik bağıntısını algıladığımız, ya da duyduğumuz üç hal vardır. Birincisi irade edinimidir.

Kolumu kımıldattığımı, bedenim aracılığıyla bir edimi gerçekleştirdiğimi hissederim, bir çıkarsama yaptığımı bilirim. Bu hallerde kendimi aktif, etkin olarak hissederim ve bu etkinlik irademdir. Aktif olmak etkinliktir, etkimektir, bir şeyi meydana getirmektir. İlgi, kendi etkinliğimizin bilincinden çıkarsanmış  olan neden kavramıyla iş görür. Ancak, insan iradesinden çıkarılan bu neden kavramının iki sakıncası vardır

1) İnsanın etkinliğinde, iradesinde hep bir keyfilik, bununla birlikte de hesap edilemeyen, önceden söylenilemeyen bir öğe vardır. Bundan ötürü, böyle ruhsal, etkin güçler ya da varlıklar tarafından yönetilen evren de, büyük kısmıyla, hesap edilemez bir doğa, içinde zorunluluğun, bir kanunluluğun, bununla birlikte de doğru bir önceden söylemenin pek az olduğu bir doğa olur. Burada kullanılan neden kavramı doğanın kanunluluğu düşüncesini desteklemez, yıkar. Oysa bilgimiz özellikle peşin ifadelere varmaya çalışır. Bundan dolayı, neden kavramı ilkel bilgi için karakteristiktir. Bilimsel bilginin, özellikle de doğa bilimlerinin eğilimi ise, bu neden kavramını, bir kanunlu koşullar bağlılığı lehine olarak oıtadan kaldırmaya doğru ilerlemektir. Animist –canlıcılık görüşüyle, hesap edilemez etkiyen kuvvetleriyle ilkel dünya görüşü, hep büyü araçlarına da, bu araçlarla doğa olaylarını kanunlu yollara götürebileceğine de inanan büyüsel bir evren tasavvuru olur. Bu büyülü kuvvetler de etkin,ruhsal güçlerdir ama büyücünün elinde bir dereceye kadar bir kanunluluk da kazanırlar. 

2) İradeden türetilen neden kavramının bir başka sakıncası, Organlarımızın hareketlerini bize irademiz, etkin oluşumuz meydana getiriyor gibi gelir, oysa kesin  bir araştırma, bunun ancak beyin ve sinirler sağlam ise olabileceğini gösterir. Kolu beyne bağlayan sinirler kesilince ya da beyinde sinirlerin çıktığı yer zedelenince artık kol iradeyle hareket ettirilemez olur, maddi koşullar rol oynuyor. Bunların  hepsini deneyle öğreniriz. Hareketin bilinçli mi, maddi mi olduğu sorunu oluşur, iradenin kendisi, ruhsal etkinliğin etkisi bir problem olur. İradenin beynin bir yerinde bir olayı oluşturmaya nasıl başladığı sorunu güçlüklerle yüklüdür. Problem, iradeden, ruhsal etkinlikten çıkarsanan neden kavramının sarsılmasına çok yardım etmiştir.

Şimdi de neden kavramının ikinci kökenine geçelim. Yağmakta olan yağmurun nedenini soruyorum,  buluttan akan su nereden geliyor,  su yerdeki su birikintilerinden, göllerden, buğu şeklinde yükselip bulut olarak toplanıp yağmur halinde düşerek toprağa sızması, buradan da kaynak halinde dışarıya çıkması biçiminde çizdiği çember gösteriliyor. Burada ne ve nasıl açıklanıyor, özel soru şeklini alıyor.

Görünürde ortaya yeni çıkan bu obje nereden geliyor? Bunun yanıtı, nesnenin yeniden oluşmadığıdır. Bunun mantıksal bir sonucu olarak, ortadan kalkmanın da olmadığı , belki de yalnız görülemeyecek gibi küçük parçalara dağılmanın olduğu düşüncesi, neden ile etki arasında bağ, özdeşlik bağıdır, neden ile etki özdeştirler. Atom teorisi bilimsel teorilerin  eskilerinden biridir. Neden ile etkinin birbiriyle özdeşleştirilecek şekilde ele alınması, gerçek bilimsel düşüncenin başlaması demektir. Nasıl ruhsal kuvvetlere ve doğaya büyü ile egemen olunacağına inanmak bilim öncesi düşüncede var idiyse,  olayların değişmeyen kanunlarını koymak da bilimin başlangıcında vardır. 

Olayların değişmeleri içinde değişmeden kalan büyüklükleri tartıyla kanıtlamak denendikten sonra,bilimsel şeklini almıştır. Kimya 19.yüzyılda erişmiştir. Buhar makinesi iş yapar, bir treni yürütür, tren ve hareket, enerjinin bir şekli olup, her ikisi de enerji olarak özdeştirler ve bu özdeşlik niceldir, ölçme ile kanıtlanabilir. Enerjinin sakınımı kanunu etkiye kendisiyle özdeşleştirilebilecek bir neden bulmak çabasından doğmuştur. Aynı çaba biyolojide de vardır. Bilinen canlı varlıklardan hiçbirinin kendiliğinden, yani doğrudan doğruya inorganik bir maddeden oluşmadıkları, aynı türden bir canlı varlıktan oluştukları kanıtlandığı zaman, bu bilgi büyük bir ilerleme olarak anlaşılmıştır. Canlı tohum oluşmaz, zaten vardır, sadece gelişirler. 17. yüzyılda bu teori üzerine  preformation teorisi denilen ve bize bugün garip gelen bir teori kurulmuştur. Bu teoriye göre, her canlı varlığın tohumu, bu canlıyı tüm organlarıyla birlikte, yalnız  mikroskopik  küçüklük olarak, içerir. Bundan sonraki gelişme bir büyümeden başka bir şey değildir.

3. Bu cismin bu andaki hareket durumu, bundan önce olan andaki hareket durumunun bir etkisi olarak oluşmuştur,  bundan sonra olan andaki hareket durumunu da kendinden oluşturmaktadır. Hareket  süreklidir, niçin fizik bütün değişmeleri bu gibi sürekli hareketler olarak anlama eğilimindedir?  Bunun nedenini bulmak, eğer neden ile etki özdeşleştirilemiyorsa, bunlara hiç olmazsa olabildiği kadar birbirinden az ayrılan bir şekil vermeye çalışırız. Daha doğrusu bunlar, birbirlerinden sonsuz derecede az ayrılıyorlarsa, neden ile etki arasındaki bağlılık, etkinin nedenden çıkışı bizim için en anlaşılır bir biçim kazanır. Burada bilimsel açıklamanın başka bir eğilimi de belirmektedir, öteden beri cisimlerin ancak birbirlerine doğrudan doğruya değdiklerinde, birbirlerini etkileyebilecekleri hep ileri sürülmüştür; uzaktan etkileme anlaşılmaz gibi görünüyordu. Burada da neden ile etki arasındaki mekan ve zamanca farklılığı hiç olmazsa en küçük ölçüsüne indirgemek eğilimi var. Böyle bir indirgemenin başarılı olması gerekli midir? Hayır. Yalnız şunu diyebiliriz, nedenler ile etkileri olabildiği kadar özdeş yapabilirsek, elimizden geldiği kadar değişmez büyüklükleri doğaya temel yapabilirsek  değişmeleri sürekli değişmeler olarak  yorumlayabilirsek, koşulların mekan ve zamanca birbirlerine doğrudan doğruya değerek birbirlerini etkilediklerini tasavvur edebilirsek, doğa bizim için daha anlaşılabilir olacağa benziyor. Ancak bu, bilimin bir idealidir ve doğanın düşüncemizdeki bu ideale uygun bir yapısı olması hiç de zorunlu değildir. Bu idealin ne dereceye kadar gerçekleşebileceğini yalnız deney gösterebilir ve bu ilerleyen deneyin hangi amaca ulaşacağını da önceden söyleyemeyiz. Doğa olaylarının sürekliliği üzerine, fiziğin en son gelişmeleri, atom olayları alanında gerçekten süreksiz olan, sıçramalar biçiminde olan değişmelerin bulunduğunu gösterir gibidir. Bu gözlem bundan sonra da doğrulanırsa, bilimin buna ayak uydurması gerekecektir.


Ayrıca, doğada bilincin bulunduğu her yerde süreksizliğin de olduğuna şüphe yoktur. Bir uyarım göze ya da kulağa bir etkide bulunur ve uyarım, belirli bir değere erişince, bir sıçramayla yeni bir duyum  meydana gelir, renk ya da ses duyumu. Bu duyum sıçrama şeklinde oluşur ayrıca fizyolojik uyarımın ulaştığı beyinde değil de, karşımızda, bedenimizin dışında oluşur, renk beynimizde değil, karşımızdaki görüş alanındadır, ses de mekandadır. Uyarım ile duyum arasında bir özdeşlik ileri sürmek tamamıyla imkansızdır. İşte bundan ötürü bilincimizin oluşması, bilincin nedeni  sorunu bilimsel görüş için çözülemeyen bir problemdir. Bilim öncesi ve ilkel düşünce için böyle bir sorun yoktur, tam tersine, bu düşünce ruh ve beden bağıntısını, doğrudan doğruya anlaşılır bir bağlılık diye görür ve bunu etkinliğimiz ve edilginliğimizle ilgili dolaysız bilincimizle anlar. Bilim ve felsefenin gelişmesinde bu bağlılık en bilinmeyen bir bağıntı halini almıştır.

Yavuz Özler (27 Mayıs 2018)