.

.
.

13 Mayıs 2018 Pazar

Bilgi Teorisi ve Mantık - Prof. Ernst von Aster (Yavuz Özler) - Özet (devam)


Prof. Ernst von Aster'in 1972'de dilimize Macit Gökberk tarafından çevrilen Bilgi Teorisi ve Mantık isimli kitabından, DİL İLE ANTATILMIŞ BİLGİ başlıklı bölümünün özetidir.

YARGI VE YARGI ŞEKİLLERİ:
Kavramlar -sözcükler- bir önermenin anlamlı bir bütünü halinde bağlanırlar. Önermenin doğru/yanlış mı olduğunu sormak, bir yargıdır. Burada Önerme, sözle formüllenmiş bir yargı, bir bilgi dir. Her yargıda nesne,  özne ve yüklem vardır. Konu kendisini  bu, buradaki bu ile gösterdiğimiz tek, bireysel bir obje olabilir, bu tebeşir,dir, bu tahta karadır. Ya da konu tümel bir kavram olabilir, bu kavrama giren tüm nesneleri  kapsayabilir, bütün insanlar ölümlüdür.

Yüklem hep tümel bir kavramdır. Konu ve yüklem, koşaç,  dırdırlar ile birbirine bağlıdır. Koşaç hem konu ile yüklemi birbirine bağlar hem de ortada doğru olan bir yargının - önermenin bulunduğunu belirtir. Yazı tahtası karadır veya değildir yargısı olumlu veya olumsuz yargısı olabilir.

Koşaçın yerine bir eylem kalıbı da koyabilirim, bu cisim hareket ediyor, duruyor, düşüyor, elimi kaldırıyorum. Buradaki başkalık dil bakımından olan bir başkalıktır, cisim düşüyor  diyeceğime cisim düşen bir cisimdir de diyebilirim. Bir yargıdaki yüklemin hep tümel bir kavram olduğundan an dolayı yüklem, ilkece, birçok nesne için söylenebilen bir kavramdır. Yüklemin bir cins ya da sınıf kavramıdır.  Ama yüklem bir öz ad ise durum yine aynıdır. Aynı insana bugün, yarın, öbürgün rastlayabilirim ve her defasında şunu söyleyebilirim, burada gördüğüm insan tanıdığım Ahmet tir.

Her yargı bir objeyi bir kavrama -yüklem kavramına sınıflandırır veya  kavramın altına koyar. 

Bu tahta karadır yargısı, bu tahtayı kara objeler kavramı altına veya onu kara nesneler sınıfına koyar.

a = b yargısı, a ve b yi eşit objeler kavramı altına koyar. Her yargı bu bakımdan ele alınabilir ya da yargının koşaçı  bizim yaptığımız böyle bir alta koymanın ifadesi olarak anlaşılabilir.

İkinci anlamı, yargıyı kapsamı bakımından değil, formu bakımından ele alırsak, a b dir yargı, a ve b  nin yerine herhangi bir kapsamı olan kavramın konulabileceğini, her yargı, sadece bir nesnenin bir kavram altına konması ile nitelik arasındaki bir bağlantıyı da gösterebilir. Örnek, bu tebeşirdir ve bu tebeşir parçasının beyaz bir renktir  yargılarının ilki alt alta koyma, ikincisinde ise bir alta-koyma yargısı yok, nesneye bir nitelik bağlayan bir yargı var. 

Koşaçın – dır ın- üçüncü anlamı, iki nesne için eşittir, başkadır,  yanadırlar da. Eşitlik bir nitelik midir? 

Yargılarımı, bir şeye bir nitelik bağlayan yargılar, bağıntı yargıları iki ya da daha çok nesne arasındaki bir bağıntıyı gösterirler. Bağıntı grubu,  bir  yanda  eşitlik,  benzerlik  ve  başkalık  öbür yanda da mekan ve zaman bağıntıları vardı. Bağıntıların bu iki gruptan bir veya ikisiyle de  bir ilişiği bulunur.

Bütün-parça bağıntısında, bütün, mekanca ve zamanca bir bütün, kavramsal olarak bir bütün, sınıftır.  Masa, mekan bakımından odanın veya zamanca bir parçadır. Müzikteki  ton, melodi bütününün zamanca bir parçasıdır.

Neden-Etki bağıntısında neden ile etki arasında bir zaman bağıntısının, neden bağıntısının sınıfla da ilişkisi olduğu, nedenin etkiden önce olduğu bilinir.

Ateş sıcaklığın nedenidir, yalnız buradaki bu değil de her ateş sıcaklık yayarsa, ateş ile sıcaklık arasında genellikle, ateş ve sıcaklık sınıfları arasında bu zorunlukla  birbirinin  ardından gelme bağıntısı varsa bütün bağıntılar aynı zamanda mekan-zaman bağıntıları ya da benzerlik-başkalık bağıntılarıdır.

Nesneler arasındaki bir bağıntıyı belirten yargı, bir nesneye bir nitelik bağlayan yargılardan ve dar anlamındaki alta-koyma  yargılarından, dil bakımından, hep en aşağı üç terimli bir yargı olmasıyla ayrılır. Aralarında bir bağıntı bulunan en aşağı iki objeden başka, bir bağıntı kavramının kendisi de vardır, eşitlik, başkalık, yanında, önünde  ya da  arkasında  kavramları gibi. İki ya da üç terimli yargıların yanına bir de bir terimli yargıları koymak ve bunlara varlık yargıları demek adet olmuştur. Tanrı vardır ya da Tanrı yoktur, bu yargı bu  tebeşirdir  ya da köpek bir memeli hayvandır  yargıları gibi bir alta-koyma değildir. Ama varlık bir nesnenin niteliği de değildir, bu tebeşir parçasında beyaz renk, sertlik vb. niteliklerinden başka bir de var olmak niteliği yoktur. Tanrıda güçlülük, iyilik, doğruluk vb. niteliklerinden başka bir de varlık niteliği yoktur. Bir nesnenin varlığını kabul ettiğimizde ya da etmediğimizde, onu pir bütün olarak, bu nesne olarak kabul eder  veya  yok sayarız, kendisini  doğrular ya da yadsırız, ama bir kavrama bağlılığı, bir niteliği ya da bir bağıntıyı değil. Varlık yargılarını özel bir sınıf, hem de bir terimli yargılar olarak gösterdiğimizde durum böyledir.

Nesneleri, hangi kavramlar altına koyabileceğimizi, niteliklerini ve diğer nesnelerle olan ilişkilerini, diğer  nesnelerle olan mekan-zaman ilişkilerini sorabiliriz, bu anlamları taşıyabilirler. 

Her kavram bir benzerlik dizisidir, benzerlik bağıntısıyla sınırlanır ve tanımlanır, bu nesne bu kavram altına girer demek, bu nesne  diğer  nesnelere benzer de demektir. Nesne karadır demek, nesnenin kara nesnelerin benzerlik grubunda olduğunu da gösterir demektir. Beyaz tebeşir parçası burada, bu yerde vardır, kara tebeşir parçası ise, bu  yerde yoktur demek isteriz. Bir yargının, varlık yargısına hangi biçimde döneceğine çok dikkat etmemiz gerekir. Yargıdaki koşaç,  dır, dört anlama da gelebilir.

Yapılan çalışmalar, yargının, başka bir kategorik – nitelik yargısına çevrilebileceğini getirmiştir. 

Aristoteles’e  göre, yaptığımız gibi, dört değil, on nitelik sayar, dili çıkış noktası alarak bunları mantık niteliği değil  gramer niteliği der ve  etkin ve edilgin olmaya kategori – nitelik  der.

Her  nesneye  eylemler - fiil,  yükleriz ve her eylemin de bir etkin, bir de edilgin şekli vardır. Bu tebeşir  için  etkin  şekilde  düşüyoredilgin şekilde ise  atılıyor derim.  Ancak bütün  nesneler  bir taraftan  etkin, diğer taraftan  edilgin  değildirler. Taşın düşmesini bir etkinlik, atılmasını bir edilginlik olarak anlamak, sadece dille ilgili bir şekildir. Etkinlik ile edilginlik, bir yandan dil formlarıdır -eylemin etken ve edilgin oluşu, diğer taraftan ruhsal hallerdir. Her nesne, nitelikleri bulunduğu gibi, etkin ve edilgin olamaz, ancak ruhsal bir hayatı olan varlıklar etkin ve edilgin olabilirler. Cansız cisimlerin de etkin ve edilgin oldukların söylerken, onları sanki yaşayan ve duyan varlıklarmış gibi sayarız. İşte dil de cansız cisimlerden etken ve edilgen eylem  şekilleriyle söz ederken böyle bir canlandırma yapmaktadır. Demek ki etkinlik ve edilginlik, mantıkla ilgili olmayıp, bir yandan gramer formlardır, öbür  yandan da belirli varlık gruplarının ruhsal halleridir. Nesne ile kavram birbiriyle ilişkilidirler, bu, tebeşirdir, bu tahta karadır ya da serttir, öznel bir birleştirmenin değil de, objektif bir birlikte oluşun söz konusu olduğu anlamı vardır. Yargının doğruluğunu kanıtlama ve deney ile anlarız. 

Kısaca, bir yargı doğrudur ve nesneler  eşittir  diyebilmek için kendimin ve başkalarının, daha sonra yaptığı deney ve karşılaştırmalar öznel olarak değil, objektif olarak hep doğrulanmalıdır. 

Sözü geçen nesnenin var olduğunu saptamam için mekanın sözü geçen noktasına bakmam yeterlidir. Özel  kapsamları dikkate almaksızın, yargıların, yargı şekillerinin, içlerindeki  kavramların başka bir sınıflanması da Aristoteles' indir. Daha sonra Kant ile sınıflama, Salt Aklın Kritiği' nde yeni bir kategoriler çizelgesi çıkarmak için, kanısına göre, mantığın temel kavramlarını türetmek için kullanmıştır. Bu sınıflama, yargıları önce 4 gruba ayırır, her yargının niceliği, niteliği, bağıntısı ve kipliği vardır. Bundan sonra her grubu da iki ya da üç türlü yargı şekli ayırt edilir. Bir tekil yargıda, yargının konusu tek, bireysel bir nesne ya da tümel bir kavram olabilir. Bir nesne için -mekan ve zamanın belirli bir yerine bağlı olan bir nesne için kendisini, bu, buradaki bu diye göstererek bir şeyler  diyebilirim, bu bir tekil yargıdır, bu tebeşirdir, bu tahta karadır. Bir tümel kavram için de, onunla birlikte bu kavram altına alınan nesneler için de tümel bir yargıdır. Bu iki yargı şekline bir üçüncüsü de katılır, tikel yargılar, bir tekil nesneden değil de, bir tümel kavramdan kalkan, ama bu kavram altına giren «bütün» objeler için değil, bu nesnelerin yalnız bazıları için bir şey diyen bir yargıdır. Bazı  hayvanlar öteki hayvanların etiyle yaşar, bazı nın ne kadar, çok mu, sonsuz çok mu, az mı olduğu tikel yargı için tamamıyla birdir. Yalnız tek bir nesnenin bile sözü geçebilir, en az bir gezegen güneşin etrafında doğudan batıya doğru döner  yargısı da tikel bir yargıdır, yani bu yargı belirli bir kavram altına giren herhangi bir nesne için bir şey belirten  bir yargıdır. Bundan dolayı Kant'ın niceliğin bu üç yargı şekliyle birlik, çokluk ve bütünlük kavramları arasında ilişki kurması büsbütün doğru sayılamaz. Birlik ve çokluk  yargıdan değil, algılananların formlarıdır. Çünkü hiç bir nesneyi, bir çokluğu içinde bulunduran bir bütün olarak algılarım. Bütünlük kavramına gelince, bu kavram gerçek anlamıyla zihnimizin, kavram oluşturmanın bir formu, bir yaratısıdır, ama yargının değil. 

Kavramlar oluşturmak gücünde olduğumuz içindir ki, bir kavramın altına giren nesnelerden de söz edebiliyoruz. Varlık yargısıyla ilgili olarak bundan önce sözü geçen bir düşünceyi yargının niceliği konusunda genişletmemiz gerekir. Her tikel yargı aynı zamanda bir varlık yargısıdır, çünkü bu nun varlığını kabul etmeden buradaki buyu gösteremem. Bazı hayvanlar ciğerleriyle solunurlar yargısı doğruysa, bununla, ciğerleriyle solunan hayvanların var olduğu da söylenmiş olur. Ama ciğerleriyle solunan hayvanlar vardır yargısı, bir varlık yargısıdır da. Buna karşılık, bir tümel  yargının, yargıya konu olan nesnelerin varlığını kapsaması gerekmez.

Bununla birlikte, tümel yargı hep bir varlık yargısını da kapsar, ama olumsuz olan bir varlık yargısını. Gezegenlerle ilgili  yargı, çekim ilkesine uymayan, başka duran yıldızlarda da hiçbir gezegenin olmadığını söyler. Bunun çıkarsama öğretisi bakımından belirli bir önemi vardır.

Niceliğin yanına bir de yargının niteliği konur. Nitelikten yargının olumlu ya da olumsuz bir yargı olan karakteri anlaşılır. Her yargı bunlardan ya biri ya da ötekidir,  a b dir  ya da  a b değildir, bazı a b dir  ya da bazı a b değildir, bütün a lar b dir  ya da  hiç bir a b değildir şeklindeki yargılar.   

Görüldüğü  gibi tekil, tikel, tümel olumlu ve olumsuz yargılar vardır. Burada, yargının gerçekte birbirine karşıt olan, birbirini dışta bırakan iki temel şekli vardır. Bu anlayışa itiraz edilerek bütün yargılar gerçekte olumludurlar. Her yargı  doğru ya da yanlış olabilir, olumsuz denilen yargı da gerçek  yargı olmayıp yargının bir yadsınmasıdır, dolayısıyla bir yargının yanlış olduğuna ilişkin bir yargıdır.

Hiç bir toplum dinsiz değildir yargısı, dinsiz toplumlar vardır yargısının sadece yadsınmasıdır. Ancak bu iddia doğru değildir. Bu tahta beyaz değildir yargısının belirli bir anlamı vardır, bu yargı, bu tahtanın beyaz nesnelerin benzerlik dairesinden olmadığını, bu benzerlik dairesinin dışında kaldığını ifade eder. Bu durumu Platon, her olumsuz yargıda bir başkalık yargısı saklıdır, diyerek anlatır.

Bu nesne kırmızı değildir  demek, bu nesne kırmızı objelerden başkadır, kırmızı objelerden başka olmalarıyla nitelendirilen objeler dairesindendir demektir. Olumlu ve olumsuz yargılar, her halde, doğruluk ile yanlışlığın birbirlerinden başka oldukları kadar birbirinden ayrıdırlar. Ancak, bir beklentinin gerçekleşmesi ya da hayal kırıklığına uğratması örneğinin gösterdiği gibi, doğruluk ile yanlışlık belirli, kapsamca başka olan kavramlar olarak birbirinin karşısındadırlar.

Her yargı iki ya da daha çok kavram kapsar. Bu kavramlar birbirleriyle belirli bir ilişki, belirli bir bağıntı haline getirilirler. Yargılar bu bağıntılar bakımından sınıflanırlar. Bu konuda üç yargı grubu ayırt etmek adet olmuştur. Bu gruplar, kesin, koşullu ve ayrık yargılardır. Kesin yargı, insanlar ölümlüdür, bir nesneye bir nitelik yükleyen veya bir nesneyi bir kavram altına koyan yargıdır, koşullu yargı, a varsa b de vardır, iki kavram, bir koşul ve koşullu, sebep ve sonuç, neden ve etki bağıntısı haline koyan yargıdır, yargının temel şeklidir,ayrık yargı, a ya b ya da c dir şeklindeki sınıflayıcı bir yargıdır, bir canlı varlık ya hayvan ya da bitkidir, yargılar ya doğru ya da yanlıştırlar, gökteki bütün cisimler ya duran yıldız ya gezegen ya da kuyruklu yıldızdırlar. Yargı şekillerinin, bağıntılara göre sınıflanması konusunda karşımıza  çıkan, bu üç şeklin gerçekten birbirleriyle düzenleşik  olup olmadıkları sorunudur, durum böyle değildir. Ayrık yargı basit bir yargı olmayıp bir tikel, yargılar kombinezonudur, her kavramı sınıflamamıza yarar. Gökteki bütün cisimler ya duran yıldız ya gezegen ya da kuyruklu yıldızdır, bu yargıda ilkin üç tikel yargı var, Bazı gök cisimleri duran yıldızdır, bazıları gezegendir, bazıları kuyruklu yıldızdır. Sınıflamanın tamam olması gerekiyorsa, bu tikel yargılara daha üç koşullu yargıyı eklemek gerekir. Özellikle  betimleyici  doğa bilimlerinde tüm sistematik, tam bir sınıflamaya dayanır.

Her yargı, kesin  yargıya döndürülebilir, örnek, tümel yargılarda, bütün insanlar ölümlüdür diyeceğime , insan kavramı altına giren bir nesne, ölümlü yaratıklar kavramı altına da girer veya bir nesne insan ise, ölümlü bir yaratıktır da diyebilirim. Her tekil yargı da koşullu yargıya çevrilebilir, her yargı  belirli koşullar altında belirli sonuçların meydana geleceğini ifade eder. 

Koşullu kavramı, genellikle, yargının temel kavramlarından biridir. Bu temel kavram olmadan genellikle yargı olamaz. Her yargıya bu koşullar gerçekleşirse şu sonuçlar meydana gelir   biçimini verebiliriz. Her yargının gelecekteki olaylar üzerine bir peşin ifade olarak ya da -bu da aynı anlama gelir- doğruluğu bakımından bir beklenti olarak incelenebilmesi için, bu biçimi alabilmesi de gerekir. Her beklenti nesnelerin bir halinden kalkar ve bunun arkasından algılanan belirli bir olgu beklenir.

Koşul kavramı,  bir verilmiş olgunun öteki olgulara bağlı olması kavramı olup,  bütün yargı oluşturan bilginin ayrılmaz bir temel kavramıdır, sadece bir kategoridir, her yargıda bulunan bir temel kavramdır. Her kavram, a varsa, b de vardır şekline sokulabilir. Bu tarz söylemler tarih, kimya, doğa bilimleri yargıları için de geçerlidir.

Her yargıda bulunan koşul kavramının, bağımlılık kavramının, neden kavramıyla aynı anlamda olmadığı anlaşılır. Neden kavramı çok daha özel bir kavramdır, bağımlılık ya da koşul kavramının özel bir şeklidir. 

Barometreye bakıyorum, barometre yükselmiş, yarın hava güneşli olacak, diyorum. Bununla bir bağımlılık bağlantısı ile bir beklenti bağlılığını söylemiş olurum. Ancak benim gördüğüm barometrenin yükselmesi, yarın havanın güneşli olmasının nedeni değildir. Yarınki güzel havanın nedeni, bütün halindeki objektif-reel hava durumudur, hava basıncı da bu duruma bir etken olarak bağlıdır. Ama barometre düzeyinin ya da değişmelerinin görünümü de hava basıncının yükselmesiyle özdeş değildir, sadece hava basıncının yükselmesinin bir sonucu ya da bir görünüşüdür. 

Bağımlılık kavramında, koşul ilişkileri kavramında, bir de bir çeşit zorunluluk bulunur. Bir a nın arkasından bir b bekleniyor  demek, a nın ardından b nin gelmesi gerekir de demektir. Zorunluluk kavramı bağımlılık kavramında kapsanmıştır. Ama zorunluluk kavramının, zorunlu bağlanma kavramının büsbütün birlikli bir anlamı yoktur, ancak derecesi vardır.

Yargıların sınıflanmasında kiplik ve kiplikten ayırt edilen üç yargı şekli olan gerçek, zorunlu, olabilirli şekiller  vardır.  Olabilirlik karşısında olamazlık vardır, bu olamazlık da olumsuz bir zorunluluktur.

Olumlu olabilirli yargıda tikel yargıyla bir yakınlığı olduğu açıktır. Bazı memeli hayvanlar suda yaşarlar- Bir memeli hayvan, suda yaşayan bir hayvan olabilir veya  bir hayvan memeli bir hayvansa, suda yaşayan bir hayvan da olabilir. Her tikel yargı olumlu bir yargıya çevrilebilir. Bunun için şöyle de diyebiliriz, olumlu yargı bir çıkarsamadır.

Kant’a göre, tümellik ve zorunluluk birbirlerine karşılıklı olarak bağlı olan kavramlardır. Bütün cisimler birbirlerini çekim kuvvetleriyle etkiliyorsa, herhangi bir cismin de, örneğin Güneşin ve Yerin birbirini böyle kuvvetlerle etkiliyor olmaları gerekir. Zorunlu yargı bir çıkarsamadır.

Tümel yargının sözünü ettiği kavrama giren herhangi bir birey ile ilgili tümel yargıdan yapılan bir çıkarsamadır. Gerçek  yargıya gelince, S P dir, her tekil yargının, yalın bir yargı olduğu, bir nesnenin şu ya da bu halde olduğunu söyleyerek  sırf bir olguyu saptayan, tümel  ya da tikel bir önermeden yapılmış  bir çıkarsama olmayan bir yargı olduğu açıktır. Bu  masa  şu  kadar  uzunluktadır, bu tahta karadır.  Ancak, burada şunu eklememiz gerekir, belirli bir anlamda bu gibi yargılar da tümel yargıdır, bundan dolayı da, bir zorunluluğu göstermeye elverişlidirler. Bu masa serttir yargısı bu masa,  tek nesne içindir.  Bu tekil yargı, eğer masaya dokunursam  her  defasında  sertliği duyacağımı söyler. 

Eğer ...her defasında,  sözünde, tümel  ve zorunlu yargı vardır. Masaya herhangi bir dokunuşumun masayı  bana sert göstermesi gerekeceğinden, yargının  bir beklentiyi, geleceği kapsadığını görüyoruz.

Bu koşullar altında her defasında meydana gelir ya da meydana gelebilir. Bu bazı defa çok ya da az sık olarak gerçekleşebilir, tikel yargının bazı S leri bütün S lerin büyük ya da küçük bir yüzdesi olabilir. Bununla da daha özel olan, olasılık kavramına geliriz. Bir olgunun olasılığı, meydana gelmesinin ve varoluşunun relatif sıklığı, yüzdesidir.  Olasılık, herhangi bir tek halin söz konusu niteliği taşıması bakımından yüzde oranıdır, 6 defa zar atıp her defasında ortalama olarak 1 kere 6 yı tutturursam, bu 6 atışın olasılığı 1/6 olur. 

Bir tarihse] olay için de, bu olay şu kadar ya da bu kadar olasıdır, şu ya da bu zamanda şöyle ya da böyle geçmiştir dediğimizde durum ilkece aynıdır. Burada olayın geçmiş olduğu sonucunu çıkarırım, yalnız, bu çıkarsamayı genel kurallara göre yaparım. Bu genel kuralların da bütün haller için değil, bir miktar haller için doğru olduğunu bilirim. Tikel yargılardan sonuç çıkarırım. 

Örnek, bir tarih kaynağının bildirdiklerinden sonuçlar çıkarırım, ancak bu kaynağın büsbütün güvenilir olmadığını bilirim, bu kaynağın bildirdikleri, denetleyebildiğim kadarıyla, belirli bir yüzde oranında doğru çıkarlar.

Burada  sözü geçen zorunluluk ve olabilirlik mantıksal bir zorunluluk olabilirlikti. Zorunluluk ve olabilirlik, kolumu hareket ettirebilirim, belirli sorulara yanıt verebilirim, belirli işleri yapmam, belirli aralarla yemek yemem gerekir. Bu, yapabilmek, bir olabilirliktir, bu gerekmek bir zorunluluktur ve yapabilmek ,benim bir yeteneğimdir de, bu gerekmek  de daha başka bir şey, bana yöneltilmiş bir zordur da. Bu zoru duyarım, bu yeteneği de deneylerimle bilirim. 

Yetenek ve zoru bilmekten, bir mantıksal- olabilirlik ve zorunluluk da meydana gelir. Bilirim ki, organlarım hareket edebilirler, bir kısmı bazen harici etkiler olmaksızın, ben istersem hareket edebilirler. Yine bilirim ki, belirli aralıklarla beslenmem zorunludur ve bu da genel bir kanuna göre olur. Ancak, burada genel bir kanunun bulunduğunu, tekil hale egemen olan zordan öğrenirim. Tikel yargının geçerliğini de yine bu yolla öğrenirim, organlarımın bazen hareket eden organlar olduğunu, onlara bu hareketi sağlayan yeteneğimin bilincinden öğrenirim. Tek haldeki belirli bir bilinç burada ilk'tir, genel ya da özel kanun ikinci'dir. Buna karşılık genel çekim kanunundan, Yerin güneş etrafında şöyle ya da böyle hareket etmesi gerektiğini çıkarırsam ya da veremin şu ya da bu kadar halde iyileştiğinden, belirli tek bir halin iyileşmesi olanağını çıkarırsam, burada genel ya da özel kanun birincildir, tek hal için bildiklerim ya da bildiğimi sandıklarım ikincildir.

Yavuz Özler



6 Mayıs 2018 Pazar

Bilgi Teorisi ve Mantık - Prof. Ernst von Aster (Yavuz Özler) - Özet (devam)




Prof. Ernst von Aster’in 1972 de dilimize Macit Gökberk tarafından çevrilen Bilgi Teorisi ve Mantık isimli kitabından, DİL İLE ANLATILMIŞ BİLGİ başlıklı bölümünün özeti.

KAVRAM VE TANIM,
Önceki bölümde belirli bir nesneye yönelmiş bilgiden, ruhsal bir olay olarak söz edildi. Bu bölümde bilginin dille formüllenmiş olan sonucunu konuşacağız. Dilsel anlatımda, işitilen/görülen - ses/işaret ya da yazı ve işaretin anlamı, vardır. Haykırma, bir acı duygusunu anlatır. Hava güneşli cümlesi, havanın güzel olmasından duyduğum sevinci anlatabilir. 

Dilin kökü, üst hayvan türlerindeki gibi belirli duyguları anlatan bağırmalardır. Ancak, sonraki bir gelişme, sadece öznel  heyecan anlatan sözcükler yanında  nesnel  bir anlamı gösteren sözcükleri, cümle ve takımlarını meydana getirmiştir. Acıdan ileri gelen  ses ile bir olguyu anlatan cümle arasında bir üçüncü şey, bir başkasına, belirli bir duyguyu bildirmek için isteyerek çıkarılan sestir.

Hayvanlar aralarında, çağırma, uyarma ve içinde bulunduğu tehlikeye göre de değişen sesler çıkarırlar. Bu durum hem tehlikeye işaret çekmek hem de tehlikeyi göstermek içindir. 

Yapılan hareket öznel  anlamı anlatmaktan, nesnel anlamı gösteren dil işaretine geçiştir. Burada dilin anlatıcı görevine değil, dildeki  işaret ve birleşimleri ile bunları gösteren nesnel anlamını inceleyeceğiz. Kesin olarak alındıkta, tek başına olan dil işaretinin değil, ancak işaretler bağlantısının  bir anlamı vardır. 

Yalnız başına insan  sözcüğünün değil, bu bir insandır  veya  insan ölümlüdür cümlesinin nesnel  bir anlamı vardır. Jest ve hareketler gibi tek sözcükle, bir cümleyi de ifade edebilir, bu duruma, dilin başlangıcında rastlanır. Cümle kuruluşunda iki tür sözcük vardır. Nesneler için, kategorematik - bu insandır - bağlayıcı öğeler - dirler – bir nesneyi göstermezler, gösteren sözcük ile birleşip,  anlamlı bir cümle kurmak olanağını verirler, bunlara birlikte gösteren sözcükler denir.

Birlikte bir anlam taşıyan sözcüklerin bağlantısına cümle denir. Ancak bu ortaklaşa anlam da, cümlenin belirli nesneler üzerinde bir şey söylemesiyle - doğru, yanlış - meydana gelir. Bu söylenen doğru ya da yanlış olur, nesneye uygun olur ya da olmaz. Koşaç (copula), gösterici bir sözcük ile bir nesne arasında ilişki kurar. 

Bir nesneyi gösteren sözcüklere ad (isim) da diyebiliriz, bunlar özel adlar ile sınıf adlarıdır. Özel adlar tek, bireysel nesnelerin adlarıdır. Bir adla gösterilen nesneler, tabii, hiç bir zaman fenomenal nesneler olmayıp, hep real  nesnelerdir.

Sınıf adları kavramları gösterir. Ad tanımına karşılık real tanım vardır. Real tanım, sözcüğünün anlamını değil de, bir şeyin niteliğini belirler. Ama, söylendiği gibi, her tanım bir ad tanımıdır. 

Önce basit fenomenal hallerin sınıflarını gösteren kırmızı, sıcak gibi kavramlardır. Bu türlü kavramları, bu sınıfın bir örneğini veri haline getirmekle tanımlayabiliriz. Bu kırmızıdır - tatlıdır - sıcaktır. Bu, burada, şimdi ve ben sözcüğü de, sözcüklerin özel bir sınıfındandırlar, ancak söylendikleri genel durum çerçevesinde belirli  bir anlam kazanırlar, bu grup sözcükler olmasaydı gerçek bir konuşma, anlaşma, sözcükler ve cümleler somut gerçekle bir ilişki kuramazlardı, uygulamasız kalırlardı.

Çünkü somut gerçeklik (realite), fenomenal nesnelerin ve verilerin bütün sınıf kavramları, işaret etmekle yapılan bir tanımı gerekserler. 

Bileşik kavramlarla, nesne üzerine çok şey söyleyebilmemiz gereken kavramları anlarız. Örnek, bir kare, dört çizgiyle sınırlanmış, kenarları eşit, açıları dik olan bir şekildir. Bir nesneye kare  diyebilmek için, onu kareler sınıfına koyabilmek için ya da onu kare kavramı altına yerleştirebilmek için, bu nesne hakkında doğru olan birkaç şey söyleyebilmelidir, onun dört çizgiyle sınırlanmış bir şekil olması, kenarlarının eşit, açılarının dik olması gerektir. Altın element  bir cisim, kimyasal araçlarla ayrışmayan, öz ağırlığı 19, sarı renkli, havanın oksijeni ile birleşmeyen, belirli asitlerde erimeyen vb. bir cisimdir. Bir cismin altın olabilmesi için, bütün bunların kendisi için geçerli olması gerekir. Bu gibi bileşik kavramlar sadece bir örneğin gösterilmesiyle tanımlanamazlar. Bir bileşik kavram ile bir bileşik nesne  tabii iki ayrı şeydirler. Ancak, tanımda bu 2 çift yargının her birinde bir terimin sözünün  edilmesi  yetişir. Bileşik kavramın sınırlanmasına yetecek birbirinden bağımsız olan özellikleri ararız.

Mantığın gerçek kurucusu olan ve tanım konusuyla uzun uzadıya uğraşan Aristoteles, böyle bir normal şekli koyabilmiş olduğu kanısındadır.

Şu üç kavramı birbiriyle karşılaştıralım, Hayvan, yırtıcı hayvan ve aslan. Hayvan kavramı, yırtıcı hayvan  kavramı karşısında, yırtıcı hayvan kavramı aslan kavramı karşısında daha geniş kavramdır, bunun tersi de daha dar kavramdır.

Bütün aslanlar yırtıcı hayvandır, ama bir kavramın kaplamı, bu kavramın altına giren bireylerin miktarıyla ölçülmemelidir. Gezegen ve güneş sistemimizin  gezegeni  gibi iki kavram oluşturabilirim. Bu kavramlardan ilki gezegen, kaplamı bakımından daha geniştir, yalnız bizim güneş sistemimizin değil, başka Güneş sistemlerinin gezegenlerini de içine alır.

Yeryüzündeki insanların miktarının artması insan kavramının kaplamını büyütmez.

Kavramın kaplam'ından içlem'ini ayırt ederiz. İçlem, kavrama giren nesnelere bağlanması gereken -dolayısıyla da, kavramın tanımı olan- birbirinden bağımsız özelliklerden meydana gelir. Eski bir teoriye göre bir kavramın kaplamı ile içlemi arasında belirli bir oran vardır. Kavramın kaplamı ne kadar büyük olursa içlemi o kadar tersi ve küçük olur. Öyleyse kavram daraldıkça içlemin belirlenmesi daha çok öğeyi kapsar.

Yakın cins ve Özel ayrım ile yapılan tanım, zoologa göre, aslan kavramı için yakın sınıf kavramı kedi kavramıdır. Aslan  kavramını  tanımlayabilmek, öteki kedilerden - kaplandan, sırtlandan vb. ayıran özel ayrımları göstermek gerektir. Kedi kavramının  üstüne yırtıcı hayvan kavramını koyarız  ve kedileri, başka bir yırtıcı hayvandan - köpekten, ayıdan vb. ayıran özel ayrımları belirleriz.

Böylece, bir yandan hayvan ya da genellikle canlı varlık  kavramına, öbür yandan da, bulundukları mekan ve zamandaki yerlerine göre birbirinden ayrılan tek, tek bireysel aslanlara kadar varırız.

Aristoteles'in bu normal tanımı gerçekten bütün kavramlara ve bütün nesneler alanlarına uygulanabilir mi? Aristoteles  bunun  yapılabileceği  kanısındadır. Aristoteles en yüksek, en genel kavramdan, genellikle var olan kavramından aşağıya, en alttaki cins kavramlarına kadar uzanan böyle bir kavram zincirinin olabileceğine  ve  daha da ileri giderek, bütün nesneler için bir ve yalnız bir tane doğru kavram zincirinin, doğru bir sınıflamanın olduğuna inanır. Aristoteles için bilmek, nesnelerin analizine dayanan doğru bir sınıflamadır. 

Her kavramı belirli bir biçimde, birbirine karşı olan iki alt kavrama bölerek biçimde sınıflamakla, iki  bölü uygular. Aristoteles’in sağlığında, her sınıflamada öznel, isteğe bağlı bir öğenin bulunduğunu ileri süren karşı düşünceler çıkmıştır. Sınıflama, herhangi bir bakımdan benzeyen nesneleri bir araya getirmek değil midir ve bütün nesneler türlü bakımlardan birbirlerine benzemezler mi? İnsanlar ile kuşları iki bacaklı yaratıklar olarak bir araya getirebilirim. Bütün kavramlar sadece adlardır, bütün sınıflamalar az çok isteğe bağlıdırlar. 

Organik doğa alanı oluşu bir rastlantı değildir. Bitkiler ve hayvanlar dünyası değişmeyen, akla yakın olan bir sınıflama sistemini, botanikçiler ile zoologlar da bu doğal sistemi aramışlardır. Organik alanda kendini kabul ettiren bir şeyi, Aristoteles bütün realiteye aktarır, evreni organizmalar dünyasına benzeterek görür. Ne var ki, organizmaların doğal bir sistemi olduğu düşüncesini, Yeniçağda, hem de Aristoteles'e uzak olan, bir teori, bitki ve hayvan türlerinin aralarındaki doğal akrabalıkları ileri süren  Darwin'in türlerin kökeni teorisidir. Matematik ile fizikte genetik ya da konstrüktif tanım adı verilen başka türlü bir tanım geliştirilmiştir. 

Geometri, üç ana kavramla işe başlar, nokta, doğru çizgi ve düzlem kavramlarıyla, bunlara bir de eşitlik, daha doğrusu uyum ve orantı kavramları katılır. Geometri yalnız bu öğeler ve bu işlemlerle tanımlanabilen  kavramlarla iş görür. Genetik tanımların, bir kavramlar hiyerarşisi ile, doğa bilimlerinde, botanik ile zoolojide bir şekilde gerçekleşmiş olan, kavramların çoğalan genelliklerine göre yapılmış yükselen bir dizi ile hiç bir ilgileri olmadığı açıktır. 

Bugünkü kimya, nesnelerinin bu genetik kuruluşu yöntemini  başka  araçlarla atomlara da aktarmıştır. Fizik de esasta aynı yöntemi kullanır, Fizik, sesi hava dalgalarının birbirini izlemesi, ışığı elektriksel hali dalga biçiminde ışınımı diye tanımlarken, burada da genetik - konstrüktif tanım kullanılmaktadır.

Fizik-kimya ile geometri arasında yalnız bir noktada ayrılık vardır. Geometri, nokta, doğru çizgi ve düzlem'de, nesnelerini kurduğu öğeleri bulur. Geometri yalnız bu öğelerle kurulabilen nesneleri inceler. Fizik ile kimya ise realitede  verilmiş  nesnelerden  işe  başlamak  zorundadır  ve bu nesneleri oluşturan öğeleri, nitelikleri düşüncede inşa etmeye çalışır. Bundan dolayı, bu öğeler doğa bilimlerinde  her  zaman  koşullu  olarak kalırlar. Matematik  birleştiren, doğa bilimleri ise çözümleyen, öğelere ayıran bir metod kullanır. Nesneler  alanındaki bütün nesnelerin aynı öğelerden oluştuğunu bilirsek, nesneleri, miktar ve mekan  ile zamandaki  düzeni ile birbirinden ayırabiliriz.

Matematik, sayıların ve bunların mekan ile zaman içindeki olabilen düzenlenişlerinin bilimidir.

Bundan dolayı, matematik, bize bu nesnelerde meydana gelebilecek bütün özel halleri bir bakışta kavrama olanağını verir. Genel üçgen kavramından, bu kavramın olabilen bütün özel hallerini çıkarabilirim. Bu gibi kavramlara niceleştirilebilen kavramlar deriz. Buna karşılık nitel kavramlar da vardır. Oksijen hidrojen bileşimi kavramından ise, tabii, gerek H20 şeklinde, gerekse H202 şeklinde bileşimlerin olması gerektiğini değil, ancak olabileceğini çıkarabilirim. Ama renk kavramından, yırtıcı hayvanları sınıflayamam. Burada, ancak, özel hallerden genel kavrama varabilirim, bunu da bu özel hallerdeki ortak yanı aramakla ve özel ayrımları bir yana bırakmakla yapabilirim.

Her matematik denklem bu çeşit genel bir kavramdır. Şu ikinci dereceden denklem: ay2+ by + c = O özel hallerin sonsuz olan bir dizisini kapsar. Bu özel halleri a, b, c sembolleri yerine sayılar dizisinin sıfırdan  sonsuza  kadarki belirli sayılarını koymakla elde ederiz. Bundan dolayı geometri ile fizik, nesnelerini  her  yerde, yalnız belirli sayı büyüklüklerini kapsayan bu gibi kavramlarda toplamaya çalışırlar. Fizikten bir örnek, hareketin bir cismin zamanda yerini değiştirmesi olarak tanımlanmasıdır. Bu kavram sayesinde başka bir kavram da gerçekleşmiştir, hareket eden bir cismin hızı kavramı

Hız, Eskiçağda henüz bilinmeyen bu hız kavramı sayesindedir ki, bütün hareketleri tam olarak sınıflamak başarılmıştır. Hareket, aynı kalan ve değişen olduğu gibi koordinat eksenlerinde üç farklı görünümdür, değişmez  ya da üç değişken sayı ile belirleyebiliriz, üç koordinat ekseni doğrultusundaki hızlar olarak.

Matematiğin ve matematiksel doğa bilimlerinin kullandığı niceleştiren kavram-kurma ile niteleştiren kavram-kurma arasında başka karakteristik bir ayrım daha vardır. Nitelikler her yerde karşımıza belirli  karşıtlar halinde çıkarlar, biz de bunları bu gibi karşıtlara ayırmaya çalışırız. Sıcak ve soğuk, aydınlık ve karanlık, ağır ve hafif, yüksek ve alçak ses bu gibi karakteristik karşıtlardır. Ama kırmızı ile yeşil, mavi ile sarı da belirli anlamda karşıttırlar. 

Nitelikleri son ve artık başka bir şeye indirgenemez olarak anlayan görüşler, hep bu gibi karşıtlarla iş görürler ve doğa olaylarını, karşıtların birbirine dönüşmesi  diye anlarlar. Kavram-kurması, tam tersine, bu karşıtları ortadan kaldırır. Modem fizikte   sıcak ve soğuk karşıtlığı yoktur, mutlak sıfır noktasından başlayıp belirsiz yüksek derecelere kadar yükselen türlü sıcaklık dereceleri vardır. Artık ağır ve hafif cisimler yoktur, yalnız miligramın milyonda birinden milyonlarca kilograma kadar olan türlü ağırlıkları olan cisimler vardır. Yüksek ve alçak sesler yoktur, ancak daha büyük ya da daha küçük dalga uzunlukları olan hava dalgalan vardır. Böylece, karşıtlar sayılarla kavranan ayrımlara dönüştürülür. Bir yanda sıfır, öbür yanda da sonsuz var.

Sayılar, niceleştiren kavram-kurmanın başka önemli bir genişletilmesi,  sınır kavramları kurmaya olanak verirler.  Sınır kavramlar kurmanın önemli olan özel bir hali de, ideal kavramlar kurmadır. Nokta, doğru çizgi, düzlem anakavramları da ideal *Hans Vaihinger, Die Philosophie des Als Ob. 191 1 kavramlardır. Nokta uzamsızdır, böyle bir noktayı göremeyiz, biz ancak uzamlı şeyleri görebiliriz. Ama bu uzamı küçültülmüş olarak ve bu küçültmeyi sonsuzluğa kadar götürülmüş olacak düşünebiliriz. Bu düşünülebilen, ama realitede yürütülemeyen sürecin sonucu, geometrik noktadır. Bütün geometrik kavramlar ideal kavramlardır, örnek, daire kavramı. Bu gibi ideal kavramları doğa biliminde buluruz.

Koşulların yerine getirilmesi ne kadar aşağı yukarı ise, kanun geçerliği de o kadar aşağı yukarı olur. Matematik ile fizikte bulduğumuz niceleştiren kavramlaştırma, biyoloji ve tinsel bilimlerde de rolü  birincil değildir. Geometri nokta, doğru çizgi ve düzleme benzeterek,  az sayıdaki homojen öğeden kurabildiğimiz yerde, yalnız niceleştiren kavramlaştırmaları kullanabiliriz. Örnek, G. Mendel'den bu yana kesin bir bilim olma yolundaki biyolojinin kalıtım teorisini gösterebiliriz. Bu teorinin dayanağı, her organizmanın kalıtımla geçebilen niteliklerin bir toplamı olduğu düşüncesidir.

Salt Ekonomik olan bir insan yoktur ve teori de zaten bunu iddia etmek istemiyor. Teori , yalnız bir koşula bağlanmamış, serbest, kazanca dayanan bir ekonomi olduğu sürece,  ekonomik hayat için geçerli olan birtakım kavramlar ve önermelerin geliştirilmesidir. Serbest ekonomi,  ideal kavramdır, realite her zaman bu kavramı ancak yaklaşık olarak karşılar. Bu ideal kavramlar, matematiğin ideal kavramlarından, hayata uygulamada,  yalnız belirli zamanlar,  belirli  çağlar  için  olabilirliği  ile ayrılır. Öyle zamanlar vardır, öyle zamanlar olmuştur ki, bunlarda ekonomik insandan, bir serbest ekonomi den söz etmek anlamsız olur. Buna karşılık yerçekiminin etkisiyle bir cismin düşmesi hep olmuştur. Fizikteki, hele matematikteki ideal kavramlar bütün zamanlara aynı ölçüde uygulanabilirler, oysa tinsel bilimlerin bütün kavramları aynı zamanda tarihsel kavramlardır.  Bütün nitel kavramlarda bir karşıtlık vardır. Nitelikler karşıtlıklara göre düzenlenmişlerdir, 

Kavramlar yardımı ile düzenlediğimiz, tinsel hayatın, insanın tarihsel hayatının olguları hep nitel olan, dolayısıyla da karşıtlara yönelen kavramlardır. Bundan dolayı, kavramları, karşıtları da birlikte doğru anlamak gerekir.  Serbest ekonomiye karşıtı olarak, planlı ekonomi, güdümlü ekonomi, devlete bağlı ekonomi vardır. Demokrasiye karşılık aristokrasi, tek-tanrıcılığa karşılık çoktanrıcılık vardır.

Sosyalizm kavramı, bireyciliğin karşı kutbudur, bir başka defa da kapitalizmin karşı kutbu ve belirli bir ahlakı ifade eder. Kapitalizmin karşıtı olarak sosyalizm özel mülkiyeti, özellikle de sermaye ve üretim araçları üzerindeki mülkiyeti ortadan bir ekonomi biçimidir.

Tarihsel bilimlerdeki bütün ideal kavramların, herhangi bir şekilde, bir karşıta göre düzenleştirilip nitelendirilmeleri gerekir. Tinsel ve tarihsel bilimler için iki kavramlaştırma önemlidir. Kavramlar tipolojik ve tarihsel kavramlardır

Önce tip, sonra cins kavramları için tıp – biyoloji örneği, tifüs, teşhis için belirtiler ve yeteri miktarda basil ile tüm arazlar aranır. 

İngilizlerde, vücut ve ruh yönü ile bütün İngilizler tipik İngiliz değildirler. Belirli bir soy, belirli bir kültüre ve ulusa bağlı olmak, İngiliz cins kavramını belirler. Bu bağlılık ve soydan olmayan kimse İngiliz değildir. Cins ile tip arasındaki bağ, sadece olasılı bir bağdır. 

Biyoloji, özellikle insan ırkları bilimi, bir de tıp, bu gibi ortalama tipleri çok kullanırlar. Ortalama tip'ten ideal tipi ayırabiliriz. Belirli tipik nitelikleri ideal bir yüksekliğe ulaşmış diye düşünürsek, ideal tip kavramına varırız. İşte ideal tip, tipolojik kavramlaştırmalar alanında ideal kavramı karşılayandır. 

Serbest ekonomi kavramı aslında böyle bir ideal-tipolojik kavramdır. Tipolojik ya da tipleştiren kavram kurmaları, çok kere, asıl cins kavramlarının kurulmasından önce gelir. Örneğin tıpta böyledir. Tıp, tipik hastalık belirtilerini ve hastalığın seyrini, hastalıkları kesin olarak belirlemeye elverişli olan kavramları, cins kavramlarını kurmadan önce gözlemler. Tipler değil de, ancak cins kavramları kesin anlamıyla tanımlanabilirler. Tinsel ve tarihsel bilimlerde, din, ahlak, sanat birer cins kavram olarak bilinmekten kaçarlar. Din kavramını bu tarzda tanımlamak için yapılan her deneme  dar  veya  geniş kavramlara götürür. Dinin duyulur üstü ile ilgili tasavvurları ağır bastırırsak, dini metafizikleştirmiş, sadece kült yönünü belirtirsek, o zaman da dini sosyal hayatın bir formu yapmış oluruz. Yalnız, bu 
kült ve cemaat örgütüne hiç önem vermeyen, dinin salt dogmalarında, idelerinde kalmak isteyen din anlayışları vardır. Yabancı bir insanın ruhunu, kendi ruhumda bulduklarımıza benzeterek anlayamayız. Bu konuda psikoloji ile doğa bilimi arasında temelli bir ayrılık vardır. 

Buna karşılık, herkes yalnız kendi bilincinde geçen ruhsal fenomenleri bilir ve başka bir insanın ruhsal fenomenlerini, ancak kendi ruhsal fenomenlerini andırıyorsa bilebilir. Bu yabancı kurumları kendi kurumlarımız açısından anlamaktan kendimizi alamayız. Çizdiğimiz tarihsel çizgileri, çatallandıkları noktalara kadar, kendilerinden iki ya da daha çok çizginin çıkıp sonra karakteristik kurumlarıyla bildiğimiz çeşitli kültürlere ulaştıran noktalara kadar geriye doğru izlemeye çaba göstermeliyiz.
Tinsel bilimlerdeki bütün kavramlaştırmalar, tarihsel kavram kurmalarına götürmelidir.

Belirli bir insandan, bu insanın hayatından söz ederken yaptığımız, böyle bir tarihsel kavram kurmadır. İnsan, bir kimya bileşimi gibi niteliklerin tümü değildir, bir insan hayatı, yükselmeleri ve alçalmalarıyla bir yaşama çizgisidir. Hayat çizgisi iki etkenden oluşur, duyan, düşünen, eylemlerde bulunan insanın  kendisi ile dış olaylardan. Bu iki etken ayrılmazcasına birbirine bağlıdırlar, yalnız birbirlerine olan ilişkileri bakımından vardır. İnsan dış olaylara göre düşünür ve eylemde bulunur, insan hayatı kendi başlarına olan birtakım öğelere bölünemez,  Bir biyografinin ödevi, bütün içindeki başkalığına rağmen, bu çizgiyi birleşik bir çizgi olacak bir biçimde çizmektir. Bu arada şunu da belirtelim ki, her insan biraz da kendisinin biyografıdır her zaman, yani insanın kendi hayatı üzerine az ya da çok birliği olan bir tasavvuru  vardır. Ne var ki, bu, kusursuz ve her zaman doğru değildir. Kendimiz için arzu ettiğimiz tasavvura uymadıklarından, hayatımızda unutmak istediğimiz şeyler vardır. Doğru olma amacına gütseler bile, otobiyografiler her zaman doğru olan biyografiler değildirler. Ben kendim kimim?  sorusuna  bir  tanımla değil, uzun ya da kısa bir biyografiyle yanıt verebiliriz. Biyografide önemli/önemsiz – öteki  insanlar,bağlı  olduğum ulus ya da sınıfın insanlarıyla ortak olduğum şeyler, olaylardır. Buna karşılık önemli olan olaylar vardır. Bunlar belleğimize kazınmış oldukları için, kendilerinden sonraki hayatımızın bir parçası olmuş olan ya da bu hayata yeni bir yön veren, hayatın dönüm ya da tepe noktalan olan olaylardır. Bir hayat için önemli olan şeyi bulup ortaya koymak, her biyografide en önemli ödevdir. Tek insanın hayatı için geçerli olan bu kuralı tarihsel hayattaki bireyüstü kuruluşlara da uygulayabilir, ön safta bulunabilir, figüran olabiliriz.

Tarihçi, tarihçi olarak, biyograf,  biyograf olarak olayların dışında bir gözlemci olarak bulunur. Tarih, düzenleyen, birleştiren, önemliyi  önemsizden ayıran tarihçinin tasavvur ettiği, kuşaklar boyunca uzanıp  giden birlikli hayat çizgisidir.

Tarihsel  kavram  kurmalarıyla  doğa  bilimlerindeki kavram oluşturmaları arasında önemli bir ayrılık vardır. Tarihsel olarak betimlenen hiç bir olay tekrarlanmaz, hep bir defalıktır, bireyseldir. Yalnızca bir İngiliz tarihi, bir Türk tarihi, bir Atatürk, bir 1789 Devrimi vardır. Tarihçi bu olayın oluşunu, önemli anlarını, kalıcı ve belirleyici etkenlerini, dönüm ve tepe noktalarını belirterek, bunları bir gelişme çizgisinde birbirine bağlayarak betimler. Tarih bilimi bireysel gelişme dizilerini betimler; hiç olmazsa bu onun başlıca ödevidir. Doğa bilimi, ilk planda, olayların değişmeleri içindeki kanunu arar, başka deyişle doğa bilimi homojen olarak tekrarlananı bulmak ister. 

Aynı koşullar altında aynı şey meydana gelir, nedensellik kanununu böyle de formüllendirebiliriz. Bu kanundan, kendi başına bırakıldığında, bir fiziksel sistemin geçireceği gelişmenin ne olacağını çıkarırız. Kanun bilimi olan fiziğin içinde bu sorun, bir kosmogonya sorunu, evrenin başlangıcı, evrimi ve sonu üzerinde tarihsel bir sorun olarak görünür. Evren hayatının seyri, en iyi olarak, fizik kanunları da  kurulup çıkarılabilir. Yukarıda sözü geçen kanunun yardımıyla, bu hayatın ne olduğu, gerçekten de çıkarsamaya çalışılmış ve ileride tüm enerji ısıya dönüşüp uzayda dağıldığı zaman tam doğru olmamakla birlikte, evrenin öleceği ileri sürülmüştür.

Fizikle tarih arasında biyoloji, organik hayatın, bitkiler ve hayvanlar dünyasının bilimi yer alır. Her canlı bir gelişmeyi geride bırakır, her yaşayan doğumdan ölüme kadarki yolu geçer, her yaşayan kendini bize gelişme çizgilerinde gösterir. 

Zoolog tek bir hayvanın gelişmesine ilgi gösterir. Tarihsel biyografide bütün insanlarda hep aynı olarak tekrarlanan şeyler önemsizken, biyolog için bunlar esastır, biyologun kavramlaştırması, genel ile, türle ilişikli olanı arayan bir kavram kurmadır.

Bununla birlikte, biyoloji bunun yanında bir de en yalın organizmadan en gelişmiş bitki ve hayvanlara kadar birçok dallanmalarla götüren bir bireysel gelişme zinciri kurmaya çalışır. Bu gelişme dizisi de türlerin gelişme çizgisidir. Özetle, bu bölümde, kavram kurmak – kavramlaştırmak, Kavram, karşımıza anlamı olan sözcük olarak çıkar.  kavram deyince, belirli nesneler üzerine söylenebilen anlamlı bir sözcük anlarız. 

Birlikte işaret eden sözcükler, Ve, ya da, dır, tam anlamıyla kavram değildirler, bunlar kavramları, anlamı olan cümle birliği halinde birleştiren bağlayıcı işaretlerdir

Kavramlar adlardır. özel adlarla genel kavramların adlarını birbirinden ayırırız. Her ad karşısında  Bu adın anlamını, neyi adlandırdığını sormalıyız. Genel kavramları, cins kavramlarını tam anlamıyla tanımlayabiliriz, özel adları değil. Napoleon kimdir?  sorusuna  bir tanımla değil, çok kısa da olsa, bir biyografi ile, yani bir gelişme çizgisi çizmekle yanıt verebiliriz. Her tarihsel bilimin başlıca ödevinin bu gibi gelişme çizgileri çizmek olduğunu gördük. Yine gördüktü ki, böyle bir gelişme çizgisi çizmek, önemli ayırmaları gerektirir, önce insan, bireyüstü bir kurumun hayatında önemli/önemsiz olanı ayırmak gelir. Bunların arasında önce basit fenomenal nesnelerle, kırmızı  ya da sert  kavramları gibi algımızın basit nesnelerle ilgili genel kavramları belirtebiliriz, daha doğrusu eşitlik, benzerlik bağıntısıyla bağlı olan bir ya da birkaç nesne tanımlanabilirler. Bileşik nesneye ilişkin olan kavramlar,  sözcükler  aracılığıyla yapılan bir tanımı gerekserler. Örnek, botanik ve zooloji sistemlerindeki kavram dizilerinde olabilir. Genetik-konstrüktif olarak tanımlanan matematik, fizik ve kimya kavramları az çeşitli öğeler ve bunların bağıntılarından kuran bir tanımdır. Niceleştiren, niteleştiren kavramlaştırma,  bir kavram altına giren alt kavramların birbirinden yalnız öğelerin sayısı ve düzeni ile ayırt edilen, bundan dolayı da alt sınıfların miktarı genel kavramdan tam olarak kavranabilen bir kavram kurmadır. Açı oluşturacak şekilde kesişen üç doğrudan oluşan bir şekil olan üçgen kavramından diğer üçgenleri çıkarabilirim, ama memeli hayvanların maymunlara, yarasalara, ayrıldıklarını ise çıkaramam. Niteleştiren kavram kurma, nitelikleri karşıtlara göre düzenlemeye, kendiliklerinden bu gibi karşıtlar halinde nasıl düzenlendiklerini göstermeye çalışır. Niceleştiren kavram kurmanın  incelenmesi  bizi, ideal kavramlar ve reel nesneler kavramı na götürür. Son olarak da asıl anlamında cins kavramıyla tipolojik kavramı ayırdık. Cins kavramı, nesneye özgü , sözü geçen cins altına giren ayrımlardan oluşur. Ama cinse de, kendisinde bu cinsin nesnelerinin, az ya da çok temsil edildikleri belirli bir tipi bağlayabiliriz.

Yavuz Özler