.

.
.

20 Nisan 2018 Cuma

Atatürk'ün Kültür Kurumu Halkevleri - Anıl Çeçen





Yazar: Anıl Çeçen
Genel Yayın Yönetmeni ve Editör: Necip Azakoğlu
Sayfa ve Kapak Tasarım: Çağlar Yalçın
Sayfa Sayısı: 448
Birinci Baskı: Gündoğan Yayınevi, 1990, Ankara
Baskı: Nisan 2018, İstanbul (Tarihçi Kitabevi'nde Genişletilmiş 3. Baskı)
Boyutlar: 13,5 x 21 cm, Karton Kapak


Atatürk’ün Cumhuriyet rejimini dayandırdığı Halkçılık anlayışının halk okulları ve ulusal kültür merkezleri olarak kurmuş olduğu HALKEVLERİ hakkında ilk yapılan bilimsel araştırma, bu kitap ile Türk okuruna ulaşmaktadır. Daha sonraları bazı Anadolu üniversitelerinde bu konu ile ilgili yüksek lisans çalışmaları yapılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devlet modeli oluşturulurken katı bir milliyetçilik baskısı uygulanmamış ve halkçılık anlayışına dayanan bir ulus devlet, HALKEVLERİ sayesinde kurulabilmiştir. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan ve devleti kurduktan sonra ortaya koyduğu devlet modelini geleceğe dönük çizgide kurumlaştırırken, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu ile birlikte HALKEVLERİ’ni de aynı dönemde kurmuştur. Halkçılık anlayışına dayalı bir ulus devlet kurulurken Türk tarihi ve Türk dili esas alınmış ve bu siyasal birikim, HALKEVLERİ gibi bir yaygın eğitim kuruluşu ile halk kitlelerinin tabanına ulaştırılmıştır. Çok uluslu imparatorluktan geri kalan eski Osmanlı ahalisi ulus devlet çatısı altında bütünleştirilirken, birbirinden farklı toplumsal gruplar halkçılık uygulamaları üzerinden HALKEVLERİ aracılığı ile kaynaştırılmaya çalışılmıştır. Az zamanda il ve ilçelerde 500’e yakın HALKEVİ şubesi, köylerde ise 5000 civarında HALK ODASI devreye girerek ulus devletin halkçılık temeline oturtulması doğrultusunda, halka doğru yönelen ve halkın ayağına giden çalışmalar yapılmıştır.

http://www.tarihcikitabevi.com/kitaplarimiz/ataturkun-kultur-kurumu-halkevleri 



15 Nisan 2018 Pazar

Bilgi Teorisi ve Mantık - Prof. Ernst von Aster (Yavuz Özler, 15 Nisan 2018) - Özet (devam)


Prof. Ernst von Aster’in 1972 de dilimize Macit Gökberk tarafından çevrilen Bilgi Teorisi ve Mantık isimli kitabından, ALGI başlıklı bölümünün özeti (devam).


ALGI, HATIRLAMA, BEKLENTİ ve HAYALGÜCÜ TASAVVURU.

Bir ses duyuyor veya bir nesne görüyorum. Sonra ses ve nesneyi , duymadan ve görmeden ‘’hatırlayabilirim’’. Hatırlama, algılanmışın geri gelmesi değildir, ama yine de bir karar verebilirim.

Bir fotoğraf sorulsa, hatırlama imgesi (görüntü) ile karşılaştırıp karar verebilirim. Hatırlamada algıladığım nesneyi hatırlayabilirim ama hatırlamada nesne hatırlanmaz, nesneden edindiğim ‘’imge‘’nin üç özelliği vardır, orijinali kopya olarak yansıtır – orijinaline benzer –  orijinalle imge birbirine sadece benzer ancak biri diğerinin imgesi değildir.

İmgenin özelliğinde, belirli bir görev ve belirli bir erek ( gaye ) saklıdır. Hatırlama imgesi algılanmış bir orijinalin kendisi değildir, ama ona benzer. Hatırlama hem şimdiki hem de geçmişteki bir şey için bilgidir. Hatırlama olmasaydı geçmişe ilişkin hiç bir şey bilemezdik.  Tıpkı  renk  adlarının körler ve renk körleri için hiç bir anlamı olmadığı gibi. Böyle olsaydı sadece şimdiki zamanda yaşamış olurduk, ama bizde şimdiki zaman bilinci de, yani geçmişten ayrılan ya da arkasında bir geçmiş bulunan bir şimdiki zaman bilinci olamazdı. Hatırlama olmasaydı geçmişe ilişkin hiç bir şey bilemezdik.

Hatırlama, açıklanabilir mi? Yani başka bir olguya geri götürülebilir mi? Hayır. Geçmişe ilişkin bu bilinç, artık açıklanamayan nihai bir olgu diye kabul etmemiz gerekir çünkü her ‘’açıklama‘’ bir şekilde geçmişi, geçmişle ilgili bir bilgiyi kabul eder. Genellikle ‘’bir şeyin‘’ var olması, bir bilincin, nesnelere ilişkin bir bilginin olmasıdır. 

Hatırlamada karşımızda iki şey bulunur. Şimdiki hatırlama imgesi ve bu imge ile beliren geçmişteki nesne. Burada bir işaret, bir temsilci, bir sembol  vardır. Hatırlama geçmişin bir sembolüdür. Bir şeyin başka bir şeyin işareti ya da sembolü olarak bilincimizde iş görebilmesi, bilincimizin önemli ve köklü bir olgusudur.

Sembol, yapma ve doğal olmak üzere iki türlüdür. Yapma sembol, bir nesnenin temsilcisi olarak bir sözcük ve dil işaretidir. Yapma sembolün gösterdiği nesne ile hiç bir benzerliği yoktur, nesneyi yansıtmaz, betimlemez, onu sadece temsil eder.

Hatırlama imgesi, irademizin de bir ürünü olmayıp, bilinçten ayrılmaz bir niteliktir. Ayrıca hatırlama, hatırlanan nesneyi  yalnız temsil etmekle kalmaz, onu hem betimler hem de yansıtır.

Bilgi teorisinden çok psikoloji ile ilgili iki düşünceye de değinelim, Bellek ürünü olarak bilinçli hatırlamanın yanında, şimdiki bilincimize etki eden alıştırma ve öğrenmedir. Bütün belirli eylemler-yürüme, konuşma, bisiklete binme gibi. Öğrenirken tekrar, alıştırma yaparız. Burada bilinçli hatırlama gerekmez. Çocuğun annesini tanıması bilinçli değildir, yetişkinler, bildikleri nesneleri tanır. Tanıma, belleğin önemli bir işlevi olup bilinçli hatırlamadan daha geniştir.
           
Hatırlamanın yanında, hayal gücü ‘’imgeleme‘’ ile sadece geçmiş değil geleceğe ait tasavvurlar elde ederiz. Daha geniş bir alan da ise beklentilerimiz olur. Geçmiş bilinci, hatırlama ile, beklenti olgusunun  ise  gelecek kavramı ve bilgi teorisi bakımından özel anlamı vardır.
          
Algı ‘’doğru ya da yanlış‘’ olmaz, bir algı sadece vardır, suda kırık görünen çubuk gibi algı ancak yanıltabilir, doğruluk, bilgimizin nesnesi ile uygunluğudur. Fenomenal ve real nesneler arasında mukayese yapamam, hatırlatma sadece geçmişin imgesini verir. Yargı doğru ise beklentiler, belirli hareketlerde bulununca neleri  algılayacağı konusunda fikir verirler. Geçmiş olanı, hatırlayarak inceleyebiliyoruz ancak hatırlamanın doğruluğunu dolaylı olarak araştırabiliriz. 

Olayda tanığın vereceği cevabın, beklediğim gibi olup olmadığına bakarım. Beklenen gerçekten beklediğim gibi olursa, beklentim çıkar, beklenti, nesnesine uygun olur ya da doğru olur. Demek ki, beklentiler doğru ya da yanlış olabilirler. Dikkat edersek görürüz ki, bir yargıyı deneyin yardımıyla doğruluğu bakımından incelerken, her defasında, birtakım beklentilerin, peşin ifadelerin doğruluğunu incelemekten başka bir şey yapmıyoruz.  Hayatımız beklentilerle doludur, eylemlerimizle beklentiler hep birlikte giderler. Günlük hayatta hemen, hemen  hiç  bilince çıkmayan, her türlü ereğe yönelmiş birçok eylemimiz belirli beklentilere dayanır. Bunlar ancak bizi göze çarpacak ölçüde hayal kırıklığına uğratırlarsa, bilince çıkarlar. Farklı yol, alışılmışın dışında sonuç verdiğinde yanıldığımı görürüm.
        
Son on yıllarda Amerika’da değer kazanan, zamanla her eylemin hizmetinde bulunmaktan, hayat için yararlı olma savından başka bir şey olmayan pragmatizmin görüşü paradokstur. Doktorun hastasına, hayatı için yararlı olduğu için söylediği yalan doğru mu olacaktır. Teşhisin doğru/yanlış ve ne olduğunun önemi yoktur.  Ama  yine de pragmatizmin bu iddiasında doğru olan ‘’doğru bilgiden’’ belirli eylemlerde doğru çıkmaları gereken birtakım peşin ifadeler -beklentiler- türer.  Eylemler, beklenen ereğe ulaştırıyorsa, başarı var ise şimdilik bilgi doğru ve yararlıdır. Ancak bu yararlı oluş, hayat için yararlı olmak anlamına gelmeyip, belirli amaçlar için yararlılıktır. Belirli, çok belirli amaçlara yönelmiş eylemleri gerçekleştirmek bakımından olan bir yararlılıktır. 

Doğruluk, hayata yararlı olmak değil, bilginin nesnesine uygunluğudur. Yabancı bilincin varlığını kanıtlayabilmek için analoji ye başvurmak zorunlu değildir. Çocuk annesinin  gülümseyişini, sevinç ile doğrudan doğruya etkiyen bir içgüdü ile karşılar. Çevremdeki insanları bilinçsiz, otomatlar, makineler olarak görürsem ben, biricik duyan, düşünen, isteyen yaratık, biricik bilinçli varlık olurum. Bu görüşe solipsizm denir (Solus = yalnız, ipse = ben kendim).

Başka bir deyişle yabancı bilinçlerin varlığını da, kendi geçmişimizi  ne deney ile ne de mantıksal düşünceler ile kanıtlayabiliriz. Yabancı bilinç hep ‘’sen ‘’olarak kendi bilincimizden, ‘’ ben ‘’ den ayrı,  bir uçurum olarak kalır. Yabancı bir bilinci kabul edişimizin de doğruluğunu, ancak dolaylı olarak denetleyebiliriz, ama bu dolaylı denetleme her zaman bir beklentileri denetlemeye varır. Hatırlamam geçmişi bana doğru olarak mı anlatıyor? Doğru olarak anlatıyorsa, o zaman bu geçmişin belirli izlerini şimdide bulacağımı bekleyebilmem gerekir, o zamanı başkalarının da bu geçmişi aynı biçimde hatırlamalarını beklemeliyimdir.

Yapılan bu dolaylı denetim, yabancı bir bilinci kabul etmeyi ya da bir geçmişi genellikle kanıtlayamaz, çürütemez, ancak ayrıntılarda eleştirebilir. Ama genellikle bir sinir sistemi ya da beyni olan bütün yaratıklara da bir bilinç vermeye kalkışırsak, yine çok ileri gitmiş oluruz.

Hatırlamanın real  bir geçmişle, hayal gücünün gerçekle, algı dünyasının real bir dış dünya ile ilişkileri konusunda da, algılanan cisimlerin canlandırılmasına benzeyen bir durum vardır; yani insan önce her hatırlamanın doğru olduğuna, hatırlamanın real bir geçmişi gerçekte olduğu gibi yansıttığına inanır. Ancak, insanın kendi hatırlamalarında ve kendininkilerle başkalarınınkiler arasında uygunsuzluklar, çelişkiler bulunduğunu sezmesi, onu yavaş yavaş eleştirmeye ve bir hatırlamanın yanlış olabileceğini hesaba katmaya götürmüştür.

Cansız ve ruhsuz cisimlerin olduğu düşüncesi, başlangıçta hayat ile ruh bir sayılıyordu, sonraki bir buluştur. Bu nesnelere yüklenmiş olan iç hayatın daraltılmasında, analoji yoluyla yapılan sonuç çıkarma da bir rol oynamıştır. Descartes yalnız insanlar için bir bilinç hayatını kabul edip, hayvanları birer otomat saymıştır.

İnsan, iç hayat yükleme, başlangıçta hayal gücünün bütün ürünlerinin de birer gerçekliği olduğu, bunlara herhangi bir yer ve zamanda, algı dünyasında da rastlayabileceği kanısındadır. Onun için ejderhaları, insan vücutlu ve hayvan başlı tanrıları, at ve arslan gibi algılanabilecek gerçek varlıklar saymıştır. Hayal gücümüzün bir ürünü sayılması, eleştirinin sonraki bir sonucudur. Bundan sonra gelişme, her yanda, dolaysız olarak dış dünyaya bağlı olan algıları, algılayan öznenin  dış dünyaya olan durumuna ya da algının öznede bulunan koşullarına bağlı olan algılardan gittikçe daha çok ayırmak doğrultusunda olmuştur.

Korktuğumuz her şeyin belirli bir niteliği, korkunç olmak niteliği vardır ve bize sevinç veren her şey de sevimlidir. Bu gibi sözcükler başlangıçta nesnelerin gerçek niteliklerini dile getiriyordu. Nesnelere bu nitelikleri yükleriz ve bizim korktuğumuzdan başkalarının da korkacağına inanırız. Ancak, giderek bu duyguların meydana gelmesinin nesneye olduğu kadar özneye ve onun yapısına, durumuna da bağlıdır. Böylece korkunç sözcüğü bir nitelik olmaktan çıkıp, korkanın nesneye yüklediği salt bir sözcük olmuştur.


Bu, ilkece, Kopernikus' un, gözlemlediğimiz gezegenlerin yörüngelerini sübjektif koşullara bağlı olarak göreceğimizi öğreten adımının aynıdır. Ya da yeni fiziğin, renklerin, seslerin, sıcaklık ile soğukluk izlenimlerinin algı organına ve bunun çeşitli yaratıklarda başka, başka  olan yapısına bağlı olduğunu göstermesi, bunun üzerine renkleri, sıcaklık ile soğukluğu nesnelerin real nitelikleri olmaktan çıkarması da bu çeşitten bir adımdır, başka bir örnek, Newton'un tartılan yere bağlı olan ve onunla değişen ağırlık yerine değişmez kütle ve ağırlık ile düşme hızlarının bileşkesini nesnelerin tek real niteliği olarak kabul etmesi gibi, Gerçeklik Bilinci’nin gelişmesi, her yanda, gerçek olduğu varsayılanın daraltılması biçiminde olmuştur.

Yavuz Özler (15 Nisan 2018)


8 Nisan 2018 Pazar

Bilgi Teorisi ve Mantık - Prof. Ernst von Aster (Yavuz Özler, 8 Nisan 2018)



Prof. Ernst von Aster’in 1972 de dilimize Macit Gökberk tarafından çevrilen Bilgi Teorisi ve Mantık isimli kitabından, ALGI başlıklı bölümünün özeti.

OBJELERE YÖNELMİŞ RUHSAL ETKİNLİK OLARAK BİLMEK VE DÜŞÜNMEK, ALGI.

Ruhsal olay olarak, içe yolculuk, algı veya düşünmedir. Algı dar ve geniş anlamında kullanılabilir. Dar anlamında kullanım duyusal algıdır. Renkleri ve şekilleri görmek, sesleri işitmek, koklamak gibi bedenimizin bazı organlarımızın işlevselliğine bağlıdır. Her bilme bir objeyi bilmedir. Her bilmede, her bilinçte, bilinen objeden başka bir de süje vardır. Her bilinçte bana bir obje verilir, her bilinçte bir ben, bir de obje vardır. Obje bana şekil, ses ve cisim olarak açık ve seçik halde verilmiştir.

Obje benden başkadır. Kendimi hiç bir zaman objeyi kavradığım gibi bilemem. ‘’Ben’’ in kendisini kavramaya girişince, ‘’ben’’ in yerine objeyi kavrarım. Bu arada süjenin kendisi aradan çekiliverir.

Bu objeyi gören ilgili organın gerilişi, bakış doğrultusunu,   değişimini bir şekilde duyarım. Böyle bir anda gören süje, yaşanıyormuş gibidir, birer objedir. Başka bir deyişle, sağ elimle sol elime dokunuyorum, sol elim obje, sağ elim algılayan süje olarak görünür.

Her algının bir sübjektif, bir de objektif yönü vardır. Bu iki yön renk, ses ve temas durumlarında birbirlerine yaklaşır veya uzaklaşırlar. Bu durum acı ve haz duygularında daha belirgindir.

Renk, bir cismin ya da yüzeyin rengidir, duyulan acı benim acımdır, benimle ilgilidir. Ama acının kendisi karşısında da objektif olarak davranabilir, şiddetli değilse, bu acıyı gözleyebilirim. Burada, nitelik ve yeri belirsiz de olsa, gözleyen bir «ben» var. Renk ne etkin ne de edilgendir, bana sadece verilmiştir.

Haz ve acıda doğrudan doğruya bir alıkoyma, bir savunma, bir zevk alış ya da bir katlanma gizlidir. Duyusal algılar bedenin dış ve içindeki - duyu organları ve sinir sistemindeki olaylara bağlıdırlar Bir ışığı görebilmek için meydana gelen uyarının beyne iletilmesi gerekir.

Ağtabakada, görme sinirlerinde bir bozukluk varsa insan kör olur; bunlardaki belirli bozulmalar da insanı kısmen ya da büsbütün renk körü yaparlar. Ses ve renklerin algılanması karşımızdaki mekanda oluşur ve dışarı yansıtılır. Beyinde  renkli görüntüler, sesler tabi ki yoktur onlar kişinin bilincindedir. 

Objeler canlı varlıklarla belirli bir ilişki kurmaları halinde algılanırlar. Bir olguyu açıklamak, onu başka olgulara indirmektir. Burada açıklanamayan, indirgenemeyen olgular da vardır. Örnek olarak bir şeyin var olması, özellikle bilincin  oluşu da bu çeşitten bir olgudur. 

Bilincin bedendeki canlılığa bağlı olup olmaması, bedenin  bilince bağlılığını bilemiyoruz. Etkileşimde yer alan bir maddenin varlığını günün birinde hepimiz test edeceğiz ancak geride kalanlara aktaramayız çünkü bu deneme, olayı yaşayan bedenlerin ortadan kalkması, ölümü halinde yapılabilir. Olayın bilinç üzerindeki etkisi ancak gözlem yapılarak elde edilebilir.

Her algıda iki anlam vardır. Bunlar algı sırasındaki ‘’bedenimin durumu‘’ ve ‘’objenin bana olan görünümü‘’dür. Sokaktaki gürültü, masanın sertliği, bakış açım, bulunduğum  mekanın açık veya kapalı olması gibi. Burada «görünüş» dediğimiz şey, gerçekte, algılarımıza doğrudan doğruya verilmiş olan objedir. Bu görünüş veya fenomenal objenin gözümüzde değil, bedenimizi çevreleyen mekanın kendisi de bir fenomenal objedir. Ancak, dışımızdaki cismi (masayı, ağacı) anlık görünüşünden daha çok biliriz. Bu yönde davranışlarımızı real objeye verdiğimiz ölçü ve sürede önem veririz.

Salt görünüş, fenomenin kendisi beni ilgilendirmez, resim yapan kişinin, algılanan obje karşısındaki durumuna göre fenomenal obje ortaya çıkar ve kaybolur. Real obje, algılanan cisim ise bana sürüp giden, özdeş kalandır, ben kendisini algılamasam da o yine ‘’vardır’’. 

Anlık görünüş benim algı dünyama aittir; benim bu algı dünyama, bu cismin, başka insanların algı dünyalarındaki görünüşleri tekabül eder; oysa cisim, real obje, içinde benim ve başka insanların yaşadığı ve eylemde bulunduğu ortak dünyamıza aittir. Her real objenin birçok görünüşleri vardır; bu görünüşler kendi yaşadığı ve eylemde bulunduğu ortak dünyamıza aittir.  

Belirli alanlarda az ya da çok bilgim olduğunu söylerim. Bir şeyi bilmekle, bilgiyi bilince çıkarmak ayrıdır. Bildiklerimin küçük bir bölümü, bilincimin aktüel kısmını meydana getirir. Şu anda duyduğum öfke ile çabuk öfkelenme özelliği taşımak ayrıdır.

Bu ilişki, bir cismin özelliği olan sertlik ile dokunan parmağın karşılaştığı sertlik, real obje ile fenomenal obje arasındaki  ilişkiye benzeyen bir ilgi vardır. Algılanan objenin yerine algılanan süje geçmiştir. Descartes'ten günümüze, kendini bilmenin şüphe edilmez kesinliğine karşı dışımızdaki objeler dünyasının bilgisinden şüphe edilebileceği öne sürülmüştür.

Duyduğum ağrı, gördüğüm renk, bana verilmiş olgulardır, bunlardan şüphe edemem. Ancak bu noktalar, daha sonraki deneyimlerimde doğrulanması gereken, yanlış olabilecek iddialardır. Çıkarmamız gereken, verilmiş olguların kesin dünyasının, yanılabileceğimiz bir dünyadan ayırmak gerektiği anlayışıdır.

‘’İç‘’ ve ‘’dış’’ algı alanını eşit saymak doğru değildir. Fenomenal dünya şüphe götürmeyecek bir biçimde gerçektir. Oysa bu fenomenal objeleri kendilerine indirgediğimiz real  objeler (cisimler ve nitelikleri vb.) için bütün dediklerimiz şüphe götürür ve kanıtlanmaları gerekir. Bilinçlenmeyen yönlerimiz de şüphe alanına girerler.

Burada bilgi teorisinin eski bir sorunu olan, ‘’dış dünyanın gerçekliği’’ sorunudur. Gerçek bir dış dünyanın var olduğunu nereden biliyoruz?  Dış dünya, bedenimizin dışındaki dünya mıdır, değildir. Gerek bedenimiz dışındaki objeler gerekse kendimiz hakkındaki bildiklerimiz algılar aracılığı iledir.

Araştırılan dış dünya, bilincimizin dışındaki dünyadır. Objelerin görünüşlerinin davranışlarımızla değiştiği, ortaya çıkıp, kaybolduklarını belirttiğimizden beni, bedenim de içinde olarak çevreleyen bu cisimler dünyasının, kendisini algılamayınca devam edip etmeyeceğini bilemem.

Algı dünyasının bir rüya olmadığı, real bir dış dünyanın varlığını kanıtlama denemeleri, felsefe tarihi boyunca sürüp gitmiştir. Bu kanıtlamalarda, çoğu kez nedensellik kanununa, yani her var olanın bir nedeni olması gerekir önermesine dayanılır. O halde algıların, bildirdiği görünüşlerin de bir nedeni olması gerekir. Nasıl belirli bir takım imgelerin, yani salt hayal gücü objelerinin kökeni bizdeyse, bunları biz oluşturuyorsak, bunun gibi, rüya imgelerinin de nedeni bizde olabilir. Oysa algı objelerinden kalkarak bilincin dışındaki bir dünyaya ilişkin bir sonuç çıkarma deneyle denetlenemez; çünkü biz ancak fenomenal objeler alanını doğrudan doğruya denetleyebiliriz.

Bu Real ‘’ben‘’in cisimsel olmayan bir ruh mu, yoksa bedenimizle, daha doğrusu bu bedenin bir kısmıyla, beyin ve sinir sistemiyle özdeşleştirilebilecek bir şey mi olduğu sorusu, büyük problemdir.

Gerçekten de, var olanların bir nedeni olması gerektiği, dumanı görür ve bundan, Dumanın çıktığı yerde bir ateşin yandığı sonucunu çıkarır, etkiden nedene ulaşır, oysa algı objelerinden hareket ile bilinç dışındaki bir dünyaya ait bir sonuç çıkarma, deneyle denetlenemez. 

Berkeley'e göre, doğa bilimi, bilinç dışındaki real dünyayı araştırmak değil Fenomenlerin davranış ve eylemlerle birbiri ardına oluşan genişlemenin kanunlarını bulmaktır. Bu dünyaya fenomenlerin nedeni de diyebiliriz. Belirli hareketler yaptığımızda, bu obje bilincimizde belirli görünüşler olarak belirir. Bize belirttiği fenomenleri hesaba katmazsak masanın sertliği, uzunluğu nedir? Bu soruların yanıtı ve yanıtlama yolu olmamasına rağmen biz real sertliği, real uzunluğu, tüm olarak maddi objeyi bunlara ilişkin olan, değişen ve hareketlerimize bağlı olan fenomenlerden ayırmakta devam ederiz.

Bilincimizin dışındaki real bir dünyanın varlığını kanıtlayamayız, dolaysız olan gerçek deney, real objeleri değil, yalnız fenomenal objeleri kapsar. Bununla birlikte, real dış dünyaya ilişkin her iddia, aynı zamanda kendi davranışlarımız sonucunda meydana gelen belirli fenomenlere ilişkin bir iddia da olmak zorundadır. Bilindiği gibi, fiziğin akustik (ses) teorisi, real dünyada seslerin temelinde dalga biçiminde hava titreşimlerinin, havanın yoğunlaşma ve seyrekleşmesinin bulunduğunu ileri sürer. Şimdi bir an için, fizikçinin bu iddia ile ne demek isteğini bir düşünelim. İşitilen bir ses sadece işitilen bir sestir. Ama nasıl oluyor da bu real sese ilişkin yapılan deneyler sesin dalgalar halinde olduğunu gösterir. 

Deney bize ses ve dalga fenomenleri ile bunlardan biri olunca ötekinin de mutlaka olduğunu ve başka bir ortama geçince aynı kanuna bağlı olarak kırıldıklarını gösterir.
Real  dünya  bir ve bağlantılı olan bir dünyadır. Ancak bütün  fenomenler bu kanunlu bağlantıya sokulamazlar. Rüya fenomenler, uyanınca kesildikleri için sadece subjektif  fenomendirler. Suya sokulan bir çubuk, kırılmış gibi görüldüğü için bir algı, bir algının fenomenal objesi yanlış olabilir. 

Bununla birlikte, algının ya da fenomenal objesinin kendisi yanlış değildir, sadece çubuğun, real çubuğun kırılmış olduğunu söyleyen benim yargım yanlıştır. Algılar, görünüşler yanlış olmayıp oldukları gibidir. Bunların bana göründükleri gibi olduklarını, beni sadece yanıltabildiklerini söyleyebilirim, bunlar beni real objeler hakkında yanlış yargılara ya da aynı objenin başka görünüşleri üzerinde yanlış sanılara götürebilir.

Yavuz Özler (8 Nisan 2018)



4 Nisan 2018 Çarşamba

Einstein'ın Evreni - Michio Kaku (Selin Pıravadalı (4 Nisan 2018)



Michio Kaku bu kitabında, Einstein’ın büyük fikirlerini, olayları basite indirgeyerek ve zihninde görselleştirmesi ile ortaya çıktığını akıcı bir dille anlatıyor. Özel görelilik kuramındaki başarısının kendini ışığın yanında koşarak hayal etmesiyle ortaya koyduğunu, basit resimlerle kuramı açıkladığını ve kuantum teoremine inanmayışını sürükleyici bir masaldaymışçasına aktararak okuyucuyu Einstein ile birlikte yaşamaya zorluyor.

Selin Pıravadalı (4 Nisan 2018)


19 Ocak 2018 Cuma

Karşıtlıktan Uzlaşmaya Diyalektik Bakış: “Felsefenin Temel İlkeleri” (George Politzer) (Aysu İnsel, 19 Ocak 2018)



Karşıtlıktan Uzlaşmaya Diyalektik Bakış: “Felsefenin Temel İlkeleri” 
George Politzer

Son yıllarda, insan ve doğa yaşamlarında deneyimlenen karşıtlıkların, çatışmaların ve ikici (dual) yapıların çizgilerinin giderek güçlendiğini izlerken, çatışma ve karşıt olmanın kara çizgilerini silebilecek veya dönüştürebilecek güçlü yeşil çizgileri; diğer deyişle, bütünsel anlayışın rolünü, araştırıyoruz.  Temel sorularımız: çizgiler bilgiyle dönüştürülür mü? Hangi bilgi? Bilim insanın bilgisi nasıl tanımlanır? Bilim insanı: Nasıl düşünür? Nasıl bilir? Nasıl davranır? Bilim insanı neden sorunları anlamak için kafa yorar? Bilim ve insan yaşamda(n) ayrılabilir mi? Bilim insanının topluma bağı yaşamlara zararlarla mı (örneğin; atom bombası, modern silahlar ve savaş uçakları) gibi, yoksa yararlarla (örneğin; uzayın keşfi, kalp nakli ve ampulün icadı gibi) sonuçlanmalı? Bilim insanı özne ile nesneyi; edilgen ve ettirgen arasındaki farklara nasıl yaklaşır ve bu ilişkilerde bilgiyi nasıl kullanır?

Holistik Bilim yaklaşımımız ile günümüz küresel sorunlarını sorgulamaya ve sorular sormaya başladığımızda; bir yandan düşüncelerin ve davranışların yaratım, kullanım ve değişim süreçlerini; diğer yandan insanın, toplumun ve doğanın davranış kurallarını anlama ve keşfetme yolunu seçiyoruz. Bilgiyi sevmekle başlıyor her şey. Bilgiyi sevmek, felsefi düşünceyi ve yöntemlerini anlamaya yöneltiyor. İndirgemeci yöntemlerden uzaklaşıyoruz ve bütünsellik anlayışını kavramaya çalışıyoruz. Bu süreçte, Guy Besse ve Maurice Caveing tarafından hazırlanan ve 1954 yılında yayınlanan, Georges Politzer’in ders notları ve konuşmalarını içeren yirmi dört derslik “Felsefenin Temel İlkeleri” kitabından diyalektik öğretinin holistik bakışımıza benzerliğini inceliyoruz. 

“Felsefenin temel İlkeleri” kitabında, “felsefe” genel bir dünya anlayışı ve bu anlayıştan belirli bir davranış tarzının çıkarımı; “bilgi” dünyayı ve insanı bilmek; “bilge” dünyayı ve insanı bilmeye dayanan kurallara göre hareket eden insan,  olarak tanımlanıyor. (s.27) Eğer felsefe dünya anlayışı ise, birbirinin karşıtı dünya anlayışlarının belirlediği kuralları bütünsel bir yapı içinde nasıl değerlendirebiliriz? Hangi yaklaşım ve yöntemleri kullanabiliriz? Bilim felsefesi bilimsel bulgulara ve yaşamsal gerçekleri nasıl açıklar? Diyalektik yaklaşımın temel ilkeleri parça parça incelendiğimizde, her parçanın birlikte oluşturduğu yöntemsel bütünlüğü görerek refleksiyon yapabiliriz. Böylece, kara ve yeşil çizgilerin, tez ve anti tez olarak belirlendiği ikici (dual) yaşamda, diyalektik yöntemi kullanarak holistik (bütünsel) bir sentez yapabilmek amacıyla çalışıyoruz.

Politzer’in “Diyalektik Materyalizm” yaklaşımı “değiştirmek istediklerimizi öncelikle tanımamız gerektiğini” vurgular. Bu anlayışla, değiştirmek ya da değişmesini istediklerimizle tanışmak için yöntemimizi diyalektik yaklaşım olarak belirliyoruz. Bu süreçte algısal yanılgılardan (illüzyonlardan) ve yansımalardan sıyrılarak dünyayı, insanı, doğayı, genel olarak gerçekleri nasıl tanıyacağız? Yöntemi diyalektik, bakışı holistik olan bir bilgi köprüsü oluşturmaya başlıyoruz.

Politzer diyalektik materyalizmin amaçlarını şöyle açıklanıyor: “Diyalektik olarak, evrenin en genel yasalarını, fizik doğadan düşünceye kadar, canlı doğaya ve topluma geçerek, gerçeğin bütün görünümleri için ortak olan yasaları inceler. Materyalizm olarak, bilimsel bir dünya anlayışıdır.”(s.34) “Diyalektik materyalizm bilimlerden ayrılamaz. Ancak bilimlere dayanarak ilerleyebilir, onlardan sentez yapar. Ama karşılık olarak da, bilimlere geniş ölçüde yardım eder.” (s.35)  Bu amaçlar bütünsel (holistik) bir yaklaşım içermektedir. Bütünü oluşturan, farklı özelliklere sahip parçaların ortak özelliklerini ya da ortak yasalarını gösterecek bilgiyi arıyoruz. Politzer, doğa olaylarını ele alış biçimi, araştırma ve tanıma yöntemine “diyalektik”; doğa olaylarının yorumlanışı ve anlayışı, yani teorisini, “materyalist” olarak açıklıyor. (s.42)

Diyalektik yöntem; şeyleri ve kavramları, karşılıklı bağlantıları, karşılıklı etkileri ve bundan kaynaklanan değişiklikleri ve doğuşları, gelişmeleri, yok oluşları içinde göz önünde tutarken, bütün ayrımların da göreli olduğunu kabul eder. Çünkü gerçekte her şeyin şu ya da bu şekilde birbirine bağlı olduğunu, her şeyin aralarında birbirini etkileme durumu olduğunu kabul eder. (s.47) Diyalektik yöntem, hareketi bütün biçimleriyle dikkate alarak, hareketi “karşıtların savaşımı” yasası ile açıklar. Bu yasayla ikici yapılar (dualite) bir fenomen olarak kabul ederek, toplumun gelişimi ve dünyanın değişimini diyalektik yöntem ile açıklamaya çalışıyoruz.

Politzer, toplumun gelişimini açıklayan yasaları (diyalektik yöntemin özelliklerini) dört ana başlıkta toplamaktadır:
  1. Her şey birbirine bağlıdır. 
Diyalektik, nesnelerin ve görüngelerin organik olarak birbirine bağlı bulunduklarını, birbirlerine bağımlı olduklarını ve karşılıklı olarak birbirlerini koşullandırdıkları bağlantılara tam bir bütün olarak bakar.” (s.55)
Holistik bir yaklaşımla bu özelliğe bakıldığında, Politzer’in tanımladığı bu özelliğin insan, toplum ve doğal yaşamlarda var olduğu açıkça gözlenmektedir.
  1. Her şey durum değiştirir. 
Diyalektik, doğanın dingin ve durağan, durgun ve değişmez bir durumda değil; kimi şeylerin doğduğu ve geliştiği, kimi şeylerin dağıldığı ve yok olduğu, sürekli hareket ve değişme, kesintisiz yenilenme ve gelişme durumunda olduğunu kabul eder.”(s.69)
  1. Nitel değişiklik.
 “Diyalektik, gelişme sürecini nicel değişmelerin önemsiz, gözle görünmeyen, için için değişmelerden; göze çarpan, kökten değişmelere, nitel değişmelere geçen; nitel değişmelerin hızlı, ani olduklarını, bir durumdan öteki duruma sıçramalarla geçerek gerçekleştikleri (zorunlu, farkına varılmayan, hissedilmeyen, nicel değişimlerin birikimi sonucu gerçekleşen bir gelişme) süreç olarak alır.” (s.85)
Nitel değişiklik ile nicel değişiklik arasındaki bağı doğanın ve toplumun evrensel yasası olarak açıklayan Politzer’e göre, nitel değişiklik bir yanılsama değil; doğal bir yasaya uyan, nesnel, maddi bir olaydır. Bu durumda bilim, bir nitel değişikliğin oluşması için zorunlu nicel değişikliklerin neler olduğunu anlar.
  1. Karşıtların savaşı.
Diyalektik, doğadaki nesnelerin ve olayların içi çelişkiler içerdiklerini çünkü hepsinin olumlu ve olumsuz yanları, bir geçmişleri ve bir gelecekleri olduğu, hepsinin yok olup giden ya da gelişen ögeler taşıdıkları görüşünden yola çıkar.”(s.101) Karşıtların savaşımı, eski ile yeni arasındadır, ölen ile doğan arasındaki, yitip giden ile gelişen arasındaki savaşım, nicel değişmelerin nitel değişmelere çevrilmesinin içindeki içerik olarak tanımlayan Politzer, “Biz gördük ki, bütün gerçek harekettir ve bu hareket evrenseldir; kendi aralarında zorunlu olarak bağlantı nicel ve nitel olarak iki biçime bürünmüştür”, der. Hareketin ilkesi incelemedir; çelişkilerin incelenmesi ise niteliklerin ortaya çıkarılmasıdır. Hareketi inceleme, daha az bilgiden daha büyük bilgiye dereceli olarak geçişin devindiricisidir.  Doğal ve toplumsal olayları çelişki ile açıklayan Politzer’e göre çelişkilerin incelenmesiyle ortaya çıkan nitelikler: çelişki içtedir; yenileştiricidir ve karşıtların birliği vardır. (s.101) Çelişkilerin evrensel ve özgül niteliklerinin birbirinden ayrılmaz olduğunu vurgulayan Politzer’in yaklaşımına göre “özgül, mutlak değildir, bağlantılıdır ve evrenselden ayrılırsa hiçbir anlam taşımaz, diyalektik bütünlüğü yitirir. (s.124)

Sonuç olarak, Politzer’in diyalektik yaklaşımında “bilim, teori ile pratiğin birliğidir ve karşıtların evrensel yasası her zaman somut biçimde, yaşamın özellikleriyle kendini ortaya koyar.” (s.125) Ortada bir durum var: tez (çatışma), karşında anti-tez (uzlaşma) ve çabamız holistik (bütünsel) yaklaşımla bir sentez oluşturuyoruz…


Aysu İnsel (19 Ocak 2018)


MUTLULUĞUN VE ERDEM: ARİSTOTELES (Christa Mesnaric) (Aysu İnsel, 19 Ocak 2018)




MUTLULUĞUN VE ERDEM: ARİSTOTELES
Christa Mesnaric

“Bütün kendi parçalarının toplamından fazlasıdır.”

Mutluluk nedir? Kusursuz olma çabası yaşamı iyileştirir mi? Christa Mesnaric tarafından yazılan ve keyifle okunan “İŞ’te Aristoteles” kitabı, hem bir bilim insanı ve araştırmacı, hem de filozof olan Aristoteles’in fikirleriyle yöneticilere ışık tutuyor.

Aristoteles’e göre insanın en önemli serveti mutluluktur. (s.35) Mutluluğu arayanlara erdemlerini (yeteneklerini) yaşamaları, ruhlarını açarak doğada var olan kusursuzluk çabasının davranışlarını etkilemesine izin vermelerini önerir. Aristoteles doğayı, bir gelişimin eksiklerini tamamlayan süreç olarak görür. 

Kusursuz olma çabası, yaşamı iyileştirme isteği ile birlikte yol alır. Aristoteles insanın tüm çabasının ruh yaratma mücadelesi olduğunu anlatmıştır. İnsanın çabaladığı şey, ruhunda yerleşiktir. Çabaya değer ve doğru olanı akıl gösterir. Kişi ancak kişiliği olgunlaştığı ve karakterini algılayıp sergilediği zaman onu kabul eder ve karakterle bütünleşir. İnsan, bütünleşme aşamasından sonra kendini yaratma aşamasına çıkar; iyi özelliklerini, yeteneklerini, erdemlerini ve becerilerini başkalarının kendinin iyiliği için harekete geçirir. 

Mutluluk, dış etkilerden bağımsız ve kalıcı ise içsel durum da özgürlük vardır. Duygusal tutsaklıklardan, hırs ve eğilimlerden bağımsızlık vardır. Aşırılıktan uzaklaşmak, içsel dengeye ulaşmak için erdeme ulaşmak önerilir. 

Aristoteles’e göre erdem potansiyeller ya da uygulanabilir yeteneklerdir. Erdemi insanın en yüksek potansiyeli olarak görür; ruhun akla uygun ya da akıldan yoksun olmayan etkinliğidir. Erdemli yaşam, dürüstlük, yüreklilik ve ölçülü olmaktır. Aristoteles’in anlayış yetenekleri, teorik erdemdir. Bilgelik, zeka, mantıklı düşünme ve idrak etmektir.  Karakter özellikleri; etik yetenekler, yiğitlik, ölçülü olmak ve cömertliktir. Duygu yönetimini, duyguların (kıskançlık, haset, öfke, hırs, nefret, panik, melankoli, istek, haz, gurur, aşk, korku, keder gibi) mantıkla bütünleşmesi olarak tanımlar. 

Aristoteles, doğru davranma dürtüsünü, “orta düşünce”, yani iki uç arasında en uygun olan olarak tanımlar. Örneğin, cesaret korkaklık ile gözü peklik; cömertlik cimrilik ile savurganlık arasında çabaya değer olan, ortada duran karakter özelliğidir. Aristoteles’e göre sakınılması gereken üç karakter özelliği vardır: Aşağılık duygusu (korku, fark edilme isteği), kendine hâkim olamama (duygulara teslimiyet, zafiyet), hayvansı doğa (şiddet). Aristoteles tepkiler üzerine karar verici olanın, daha yüksek mantık, insanın bilgeliği olduğunu savunur. Çünkü duygular zamansal kısıtlamaları olan görüntülerdir. Kalp insanda ruhsallığın mekânıdır. Temiz ve sevgi dolu bir kalp, doğru davranma dürtüsünün kaynağıdır


Aysu İnsel (19 Ocak 2018)


BENİM GÖZÜMDEN DÜNYA - ALBERT EINSTEIN (Aysu İnsel, 19 Ocak 2018)


BENİM GÖZÜMDEN DÜNYA - ALBERT EINSTEIN

Einstein’ın kişilik özelliklerini anlatan bu kitap “İnsan hayatının ya da bir bütün olarak organik hayatın anlamı nedir?” (s.21) sorusuyla başlar. Yanıt ise: “Hem kendisinin hem de türdeşlerinin hayatının anlamsız olduğuna inanan yalnızca bahtsız değil, aynı zamanda neredeyse bu hayattan dışarı atılmış birdir.” Kendini hayatın içinde sanan ama aslında kendisi hayatın dışına atan ama farkında bile olmayan bir insanın durumu ne güzel bir ifade edilmiş.

Einstein’ın hayatın içinde, alma ve verme haline bakışındaki derinlik ise şu sözleriyle ifade ediliyor: “Her gün yüzlerce kez kendi kendime, hem iç hem de dış yaşantımın, hayatta olan ya da olmayan başka birçok insanın emeğine bağlı olduğuna ve onlardan aldığım kadarını yine onlara geri verebilmek için gayret sarf etmem gerektiğini hatırlıyorum.”

Sade bir hayat, ruhsal ve bedensel açıdan en iyi yaşam olduğuna inanmasına rağmen, insan davranışlarının hem dış baskılardan hem de içsel zorunluluklar tarafından yönlendirildiğine inanır. Schopenhauer’ın “İnsan arzu ettiği gibi davranabilir, ancak arzu ettiğini arzu etmez”, (s.18), sözü kendisinin ilham ve güç kaynağı olmuştur. Hayatını “Hakikat, İyilik ve Güzellik” idealleriyle ifade eden Einstein, mülkiyet, gösteriş ve lüks heveslerini anlamsız bulmuştur.  

Sosyal adalet ve Toplumsal sorumluluğa olan inancına rağmen, yalnız olmayı seçmesi özgürlüğüne verdiği değer olabilir. “Zor görevlerin başarıya ulaşabilmesi için düşünme, yönlendirme ve sorumluluk alma işini, yalnızca bir kişinin üstlenmesi gerektiğini farkındayım. Ancak, …, zorlanmaya dayalı despot bir yönetim kısa zaman içinde yok olacaktır” (s.19-20). Bu sözleriyle sadece kendi özgürlüğünü değil, herkesin özgürlüğüne verdiği önemi belirtmektedir. 

Yaşayabileceğiniz en kayda değer deneyim esrarengiz olanın deneyimidir. Bu gerçek sanat ve bilimin kökeninde yatan en temel duygudur. Her şeyi bilen biri ne merak eder, ne şaşırır; bir ölü kadar duyarsızdır, sönmüş bir mum gibidir” (s.21). Bu sözler bilgi sınırsız olduğunu, gelişmiş yaratıcılık yetisi ve bilime verdiği önemle bilgi ışığının daima yanması gerektiğini anlatmaktadır. Bu anlayışı, Leonardo Da Vinci’nin, “Işık, mumun üstünde doymak bilmez ateştir. Mum tükenince o da tükenir” sözleriyle birleştirdiğimizde, bilginin ihtiyacın ötesinde yaşamsal bir değer olduğunu anlıyoruz. 

Einstein, bilgi ve inançların başkalarının yarattığı dil aracılığıyla yine başkaları tarafından bizlere aktarıldığını, “İnsanın gerçek değeri her şeyden önce kendi kendisinden özgürleşmeyi ne ölçüde ve ne anlamda becerebildiğiyle belirlenir”(s.24), sözleriyle de, doğadaki hayvanlardan farkımızın toplum içinde yaşama avantajına sahip olmak olduğunun vurgulamaktadır. Bir insanın toplum içinde değerinin, toplumun iyiliğine kattıklarına bağlı olduğunu, “Bireyi önemli kılan ve onun kendisi olmasını sağlayan şey bireyselliğinden çok fiziksel ve ruhsal varoluşunu beşikten mezara kadar yönlendiren büyük bir insan topluluğunun üyesi olmasıdır” (s.24), sözleriyle belirtir.  İyi ve kötü ayrımını, duygu, düşünce ve eylemlerdeki amaç ile belirlenir. “Nasıl ki bireyin kişiliği toplumdan beslenmeden gelişmezse, toplumun gelişimi de yaratıcı, özgür düşünen ve hüküm veren kişiler olmadan mümkün olmayacaktır” (s.25), sözleriyle yaşadığı dönemi değerlendirmektedir. Aslında bu değerlendirmenin sadece kendi dönemine ait değil, günümüzde ve her zaman geçerli olduğuna inanmaktayız. Einstein, yaratıcılığın azalmasından, liderlik vasfı taşıyan insanların yokluğundan, insanların adalet ve bireysel haklara olan inançlarının azalmasından bahsederken, yine de geleceğe yönelik olumlu inancını da, “… Geleceğin tarihçilerinin bu dönemin marazi belirtilerini, yükselmeyi hedefleyen insanlığın aşırı hızlı ilerleme nedeniyle tutulduğunda bir çocukluk hastalığı olarak açıklamasını temenni ediyoruz” (s.27), sözleriyle gerekçelendirmektedir. 

Einstein, çok yönlü bir kişi olan ve Fizik Nobel ödülü sahibi, H. A. Lorentz’e olan hayranlığını şu sözleriyle ifade eder:  “Bilimsel araştırmalarda on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan yoğun uzmanlaşmayla beraber, bir bilim dalında lider konumunda bulunan bir kişinin aynı zamanda uluslararası organizasyonlar ya da politikada topluma hizmet etmesine artık pek sık rastlanmıyor. Böyle bir hizmette bulunabilmek için enerji, bilgi ve somut başarılara dayanan itibarın yanı sıra, bizim zamanımızda nadir rastlanan ulusal ön yargılardan kurtulmuş olma ve kendini tüm insanlığın ortak amaçlarına vakfedebilme gibi özelliklere sahip olmak gerekiyor. Ben H. A. Lorentz kadar tüm bu özellikleri kendisinde en mükemmel şekilde birleştiren bir kişi daha tanımıyorum”, (s. 27-28). Einstein’ın bu yorumuyla, günümüz dünyasında, bugün, en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir eksikliği vurgulamaktadır.

1879-1955 yılları arasında bu dünyada nefes alan Einstein’ın portresini oluşturmak amacıyla hazırlanan “Benim Gözümden Dünya” kitabını herkesin okumasını öneriyoruz. Kitabın ön sözünde de belirtildiği gibi; “Bu kitap, her birimizi kendi tavır ve fikirlerini gözden geçirmeye zorlayan bugünlerde, bu inancın bir savunusunu yapmak üzere tasarlanmış”, harika bir kitap.

Aysu İnsel (19 Ocak 2018)