.

.
.

26 Mart 2019 Salı

PARALEL DÜNYALAR - MICHIO KAKU, ODTÜ YAYINCILIK


PARALEL DÜNYALAR – MICHIO KAKU

(Siz değerli okuyucularım için Michio Kaku’nun kitabından hazırladığım özetin bir kısmını sunuyorum)

Doç.Dr.Çetin ERTEK

Kozmolojideki ilk devrim 1600’lerde teleskopun ortaya çıkışı ile müjdelenmişti. İkinci devrim ise 2.5 metrelik dev bir aynaya sahip olan ve Mount Wilson gözlemevinde bulunan teleskop gibi 20. yüzyılın büyük teleskoplarının ortaya çıkışı ile başlamıştı. Edwin Hubble 1920’lerde bu devasa teleskopu kullanarak gökyüzündeki galaksilerin muazzam bir hızla dünyadan uzaklaştığını, bir diğer deyişle evrenin genişliğini göstererek, yüzyılların dogmasını alaşağı etmiştir. Einstein’ın uzay-zaman yapısının düz ve doğrusal olmaktansa dinamik ve eğri olduğunu iddia ettiği genel görelilik kuramının sonuçlarını doğrulamıştır. Bu da evrenin “Büyük Patlama” adı verilen yıldızları ve galaksileri hızla uzayda dışarıya doğru fırlatan kıyamet gibi bir patlama sonucu meydana geldiği şeklindeki, evrenin kökenine ilişkin ilk makul açıklamayı sunmuştur. George Gamow ve arkadaşlarının Büyük Patlama Kuramı ve Fred Hoyle’un elementlerin kökeni üzerine çığır açan çalışmaları evrenin evriminin çatısını kurmaya başlamıştır.

Henüz beş yaşında olan üçüncü bir devrim de halen yolda. Buna da uzaydaki uydular, lazerler, kütleçekimi dalga algılayıcıları, x-ışınlı teleskoplar ve yüksek hızlı süper bilgisayarlar gibi birtakım yeni, son teknoloji ürünü araçlar öncülük etmektedir.
Gökbilimciler artık evrenin kontrolden çıkmış bir biçimde genişlediğinin, sınırsızca hızlandığının ve soğudukça soğuduğunun farkında. Bu böyle giderse evrenin karanlığa ve soğuğa gömüldüğünü, tüm zeki yaşamın sona erdiği “büyük donma” olasılığı ile karşı karşıyayız.

Bu kitap, işte bu üçüncü büyük devrim hakkında; kamuoyuna daha yüksek boyutların yeni kavramlarını ve süper sicim kuramını tanıtmaya yardımcı olan fiziğe ilişkin önceki kitapların Einstein’dan Ötesi ve Hiperuzay ile farklılıklar taşıyor. “Paralel Dünyalar” da uzay-zaman yerine dünyanın laboratuarlarından ve uzayın erişebildiği en uzak mesafelerden edinilen yeni kanıtlara dayanarak kozmolojide son birkaç yıl içinde gözler önüne serilen devrimsel gelişmelere ve kuramsal fizikteki atılımlara odaklanıyorum.

Kitabın birinci bölümünde evrene ilişkin çalışmalara odaklanıyorum; kozmolojinin erken evrelerinde gerçekleşen gelişmeleri özetleyip, büyük patlama hakkında bize bugüne kadarki en gelişmiş formülasyonu sunan “şişme” adlı kurama ulaşıyorum. İkinci bölümde, bizimkinin içlerinden yalnızca biri olduğu birkaç evrenden meydana gelen bir dünya olan gelişmekteki çoklu evren kuramına özel olarak odaklanıyorum ve solucan delikleri, uzay ve zaman sıçramalarının olasılıkları ile daha yüksek boyutların bunları nasıl ilişkilendirebileceğini tartışıyorum. Süpersicim kuramı ile M-kuramı, evrenimizin belki de pek çoklarından yalnızca birtanesi olduğuna ilişkin ek kanıt sunarak bize Einstein’ın özgün kuramını aşan ilk büyük aşamayı getirmiş kuramlardır.
Son olarak üçüncü bölümde büyük donma kuramını ve bilim insanlarının evrenin sonunu nasıl gördüklerini tartışıyorum. Ayrıca gelişmiş bir uygarlığın uzak gelecekteki fizik yasalarını bundan trilyonlarca yıl sonra nasıl da kendi evrenimizi bırakmak ve yeniden doğum süreci için daha misafirperver olan, bir başka evrene gitmek amacıyla ya da evrenin daha sıcak olduğu zamanlara geri dönmek için kullanabileceği hakkında varsayımsal da olsa ciddi bir tartışma yürütüyorum.

Gökyüzünü inceleyebilen uzay uyduları, kütleçekimi dalga detektörleri ve yapımı bitmek üzere olan şehir büyüklüğündeki atom parçalayıcılar ve parçacık hızlandırıcılar gibi yeni araçlar sayesinde fizikçiler girmekte olduğumuz çağın belki de kozmolojinin altın çağı olduğunu hissediyorlar. Sözün özü, kökenimizi ve evrenin kaderini anlamak için çıkılan bu arayışta bir fizikçi ve bir gezgin olmak için mükemmel bir zaman.
WMAP Uydusu: İnanılmaz bir dönüm noktası. Önde gelen kozmologlardan David Wilkinson’dan adını alan ve uzaya 2001 yılında fırlatılmış olan WMAP (Wilkinson Microwave Anisotropy Probe), bilim insanlarına erken evrenin yaklaşık 380 bin yaşındaki halinin eşsiz ayrıntılarını içeren bir resmini sundu. Yıldızları ve gök adaları yaratan özgün ateş topundan geriye kalan muazzam enerji, milyarlarca yıldır evrenimizin çevresinde dolaşıyor. Bugün bu nihayet WMAP uydusu aracılığı ile en hassas biçimde kayda alındı ve daha önce görülmemiş bir harita Time dergisinde “yaradılışın yankısı” olarak anıldı. Büyük patlamanın kendisi tarafından yaratılmış olan mikrodalga ışınımını nefes kesici ayrıntıları ile gösteren bir gökyüzü fotoğrafı ortaya kondu. Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü’nden John Bahcall, WMAP uydusu bulgularının “kozmoloji için bilimin varsayımından kesinliğe geçtiği bir geçit törenini” temsil ettiğini ifade etmiştir. Evren kaç yaşındadır? Onu meydana getiren nedir? Evrenin kaderi ne olacaktır? Işık sonlu bir hızda hareket ettiğinden dolayı, geceleri gördüğümüz ışıklar bugün bulundukları değil, bir zamanlar oldukları halde görünürler. Işık için aydan dünyaya erişmek bir saniyeden biraz fazla zaman aldığına göre, aya baktığımızda bir saniye önceki biçimiyle görmüş oluruz. Işığın güneşten dünyaya seyahati sekiz dakika sürer. Yıldızların çoğu dünyadan 10 ile 100 ışık yılı uzaktadırlar. Işığın bir yılda gittiği mesafe 9.5 trilyon kilometredir. Bazı galaksilerden gelen ışık yüzlerce milyon ya da milyar ışık yılı uzaklıktadır. Dünyadan 13 milyar ışık yılı mesafede müthiş güç üreten kuasar gökada motorları vardır. Dünyadan 1.5 milyon km ötede bulunan WMAP uydusu, tüm gökyüzünün kesintisiz bir okumasını yapabilir. WMAP verileri, evrenin 13.7 milyar yıl önce gerçekleşmiş ateşli bir patlamadan meydana geldiğini ortaya koyar.

Şişen evren modeli her ne kadar WMAP uydusunun verileri ile tutarlı olsa da şişmeye neyin neden olduğu sorusunu henüz yanıtlamaz. Evreni şişiren bu karşıt kütleçekimi kuvvetini ne tetiklemiştir? Çevremizde gördüğümüz evrenin oluşmasında elliden fazla iddia vardır. Bu hususta bir birlik sağlanmış değildir. Kimse şişmenin nasıl başladığını bilmediğinden aynı mekanizmanın yine işlemesi ve şişme patlamalarının tekrar tekrar gerçekleşmesi her zaman olası. Stanford Üniversitesi’ndern Rus fizikçi Andrei Linde, evrenin bir bölümünün aniden şişmesine her nasıl bir mekanizma neden olmuşsa, onun hala işbaşında olduğu ve belki de evrenin başka uzak bölgelerinin de gelişigüzel şişmesine neden olduğu fikrini ileri sürer. Bu kurama göre, evrenin ufak bir parçası aniden şişebilir ve “tomurcuk” bir “kız çocuğu” ya da “bebek” evren açarken sonsuza kadar sürecek bu tomurcuklanma süreci karşılığında bu da bir başka bebek evren tomurcuklandırabilir. Havaya sabun baloncukları üflediğinizi hayal edin. Yeterince sert üflersek kimi baloncukların ikiye ayrıldığını ve yeni baloncuklar ürettiğini görürüz. Aynı şekilde evrenler de durmadan yeni evrenler doğuruyor olabilir. Bu senaryoda büyük patlamalar da sürekli gerçekleşmektedir. WMAP yalnızca erken evrene ilişkin en hatasız görüntüyü vermekle kalmaz, evrenimizin nasıl öleceği hakkında da en ayrıntılı resmi sunar. Gökadalar son hızla bizden uzaklaşırken evrenin de aslında ivmelendiğini fark ediyoruz. Maddenin %73’ünü meydana getiren aynı karanlık enerji ve evrendeki enerji, gökadaları sürekli artan hızlarda birbirinden uzaklaştırarak evrenin genişlemesini hızlandırıyor. Uzay Teleskopu Enstitüsü’nden Adam Riess “Evren kırmızı ışığa yaklaştığında yavaşlayan ve ardından yeşil ışık yandığı an gaza basan bir sürücü gibi davranıyor” diyor.

Gelişmiş, zeki bir uygarlığın toplam bilgi içeriğini moleküler düzeye indirmek ve bunu diğer tarafında kendisini biraraya getireceği bir geçitten göndermek. Bu sayede bütün uygarlık, tohumunu boyutsal bir kapıdan geçirebilir ve tüm görkemiyle kendini yeniden kurabilir.

1066’da Halley kuyruklu yıldızı İngiltere üzerinden geçtiğinde, hücum eden muzaffer durumdaki Fatih William’ın birlikleri karşısında çarçabuk yenilgiye uğrayan Kral Harold’ın Sakson askerleri dehşete düşmüş, modern İngiltere’nin oluşumuna ortam hazırlamıştı. Aynı kuruklu yıldız yine tüm Avrupa’ya korku ve dehşet salarak 1682 yılında bir kez daha İngiltere üzerinden geçti. Görünen o ki köylülerden krallara herkes, gökyüzünü süpüren bu beklenmedik gök ziyaretçisinden büyülenmişti. Kuruklu yıldız nereden geliyordu? Nereye gidiyordu ve ne anlama geliyordu? Varlıklı ve amatör gökbilimci olan Edmund Halley, kuyruklu yıldızdan o kadar etkilenmişti ki dönemin en önemli bilim insanlarından Isaac Newton’a danıştı. Newton ona sakince kuyruklu yıldızın ters kare kuvvet yasası (yani, kuyruklu yıldız üzerine etki eden kuvvetin kuyruklu yıldızın güneşten uzaklığının karesi ile ters orantılı olarak azalması) sonucunda bir elips içerisinde hareket ettiğini söyledi. Newton kendi icat ettiği, bugün de tüm dünyada gökbilimciler tarafından kullanılan aynalı teleskop ile onu izlediğini ekleyerek yolunun, kendisinin 20 yıl önce geliştirdiği kütle çekim yasasına uyduğunu ifade etti. Halley akıl almaz şekilde şoka girmişti; “Bunu nereden biliyorsunuz?” diye sordu. Newton ise “Neden ki, hesapladım” diye yanıtlamıştı. Bunun karşısında etkilenen Halley, Newton’un (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) adlı kitabının sponsoru oldu. Kitap 1687 yılında yayınlandı. (Ben, Halley kuyruklu yıldızını arkadaşlarla beraber Viyana’da  30 Mart 1977  yılında çıplak gözle seyrettim.) Halley 1531, 1607 ve 1682 yıllarındaki kuyruklu yıldızların kesinlikle aynı kuyruklu yıldız olduğunu buldu. (Elips ise birkez daha Londra üzerinden geçme ihtimalini hesap ederek) Modern İngiltere’nin temeli sayılan 1066 yılındaki kuyruklu yıldız, yazılı tarih boyunca Julius Caesar’ın da aralarında olduğu birçok insan tarafından görülmüştü. Halley kuyruklu yıldızın kendisi ve Newton öldükten çok sonrasına denk düşecek olan 1758’de geri döneceğini öngörmüştü. Kuyruklu yıldız gerçekten de tam zamanında, o yılki gününde geri döndüğünde Halley kuruklu yıldızı adını aldı.

Gözlerimiz yalnızca görülebilen ışığı değil, bir şekilde mikro dalga ışınımlarını da görebiliyor olsaydı geceleyin gökyüzünün doğrudan büyük patlamanın kendisinden yayılan ışınını da görebilirdik. Bir bakıma büyük patlamanın ışınımı her gece ortaya çıkar. Mikro dalgaları görebilen gözlere sahip olsaydık, en uzak yıldızın ötesinde başlangıcın kendisinin yattığını görebilirdik. Einstein karamsar bir şekilde “Çok uzun yıllardır tek bir mutlu an geçirmemiş olan zavallı ailemin üzerindeki talihsizliğin en büyük yükü benden kaynaklanıyor... Yakınlarım için yükten başka birşey değilim... Hiç yaşamamış olsaydım kesinlikle çok daha iyi olurdu” diyordu. Newton’a göre zaman tüm evrende tek biçim halinde akıyor, yani dünyada geçen bir saniye Jüpiter ya da Mars’taki bir saniye ile tamamen aynı diyordu. Einstein içinse evrendeki farklı saatler farklı tempolarla ilerliyordu. Einstein, hıza bağlı olarak zaman değişebiliyorsa uzunluk, madde ve enerji gibi diğer niceliklerin de değişmesi gerektiğini fark etti. Daha hızlı hareket ettikçe daha fazla uzaklığın daraldığını buldu. Benzer şekilde, daha hızlı daha fazla ağırlaşıyordunuz. (Aslında ışık hızına yaklaştıkça zaman duracakmışçasına yavaşlar, uzaklıklar hiçliğe daralır ve kütleniz sonsuzlaşır ki bunların hepsi çok saçmadır. İşte evrendeki nihai hız sınırı olan ışık bariyerini aşamamazın gerekçesi budur) Newton, yeryüzündeki fizikle gök fiziğini birleştirdi. Einstein da uzayla zamanı biraraya getirdi. Aynı zamanda o, madde ile enerjinin birleşik olduğunu ve bu nedenle birbirlerine de dönüşebileceklerini de gösterdi. Bir cisim daha hızlı hareket ettikçe ağırlaşıyorsa bu, hareket enerjisi maddeye dönüşüyor anlamına gelir. Bunun aksi de geçerlidir; madde de enerjiye dönüştürülebilir. Einstein ne kadar enerjinin maddeye dönüşebileceğini hesapladı ve E= mc2 formülünü buldu. Bu, ufacık bile olsa bir m maddesinin E enerjisine dönüştüğünde devasa oranda (ışık hızının karesi) katlandığını ortaya koymuştur.

Konulduğu yatağın üzerinde hafifçe şilteye gömülmüş bir bowling topu hayal edin. Şimdi şiltedeki eğimli yüzeyin kıyısından bir bilye yuvarlayın. Bilye, bowling topunu çevreleyen bir yörüngede, kıvrılan bir yolda hareket edecektir. Bilyenin bowling topunun çevresinde belirli bir uzaklıkta döndüğüne tanıklık eden bir Newtoncu, bowling topunun bilyeye uyguladığı gizemli bir kuvvet olduğu sonucuna varabilir. Newtoncu biri, bowling topunun, bilyeyi merkeze doğru gitmeye zorlayan ani bir çekim uyguladığını ifade edebilir.

Bilyenin yatak üzerindeki hareketini yakından izleyebilen bir görelilikçi (relativist) bakımından ise herhangi bir kuvvet bulunmadığı açıktır. Yalnızca bilyeyi kavisli bir çizgide gitmeye zorlayan yatağın eğriliği mevcuttur. Görelilikçi için çekim değil, yalnızca yataktaki eğriliğin bilye üzerinde uyguladığı itme vardır. Bilyeyi dünya, bowling topunu güneş ve yatağı boş uzay-zaman ile yer değiştirdiğimizde dünyanın güneşin etrafındaki hareketinin kütleçekimi dolayısıyla değil, güneş, dünyanın çevresindeki boşluğu eğerek dünyayı bir daire içersinde hareket etmeye zorlayan bir itme yarattığı için gerçekleştiğini görürüz. Özetimiz şimdilik burada bitiyor, ilerde isteğe göre devam edebiliriz.




18 Mart 2019 Pazartesi

Ömer Seyfettin’i tahlil etmek (Doğan Hızlan, Hürriyet Gazetesi, 16 Mart 2019)


Ömer Seyfettin’i tahlil etmek


Dünden bugüne edebiyat eserlerini tahlil ederseniz siyasete, topluma dair birçok gerçeği saptayabilirsiniz. Bu adların başında kuşkusuz Ömer Seyfettin gelir. İşte onu anlamak için okuyabileceğiniz iki kitap...
Bir yazarın kalıcılığının birkaç ölçüsü vardır. Bu ölçülerden önde geleni, yarattığı tiplerin, kahramanların bugün de aramızda dolaşmasıdır. Bu tipler, Doğu ile Batı arasındaki gelgitlerin yarattığı kültürel DNA’larımızın grafiğidir.
Esra Derya Dilek, hazırladığı ‘Gizli Mâbet’in ‘Önsöz’ünde bu ortada kalmışlık durumuna dikkat çekiyor: “‘Gizli Mâbet’ kitabının aynı adlı ilk öyküsünde; Batılı oryantalist Frenk’in Doğu kültürüne olan mistik, aşağılayıcı, irrasyonel bakış açısını ustalıkla eleştiren Ömer Seyfettin, ‘Tam Bir Görüş Adlı’ öyküde Batı kültürüyle benliğini kaybetmek suretiyle yozlaşmış sahte aydının temsilcisi Efruz Bey’i hicveder.”
Tanzimat’la başlayan Batılılaşma hareketinin sahte, taklitçi kişiler ortaya çıkarmasını eleştirir. Siyasal çatışmalar arasında sıkılıp kalmış tipleri de böyledir. Onu sadece milliyetçi bir yaftayla değerlendirmek yanlıştır, dilin sadeleşmesinden yaşamın sadeleşmesine kadar birçok değerlerin konumunu ortaya koyar.
Kültürel gülünçlük
Birçok öykünün mekânı Tokatlıyan’dır. Tokatlıyan, İstiklal Caddesi’nde idi. Her kuşağın onunla ilgili anısı vardır; Ercüment Ekrem Talu’dan Nâzım Hikmet’e, Çetin Altan’a kadar...
Özümsenmemiş, taklitçi Batı’nın eleştirisidir bu. Beyoğlu için söylediği “Ne iğrenç Garp karikatürü yarabbi!”, gerçek Batı’yla taklidin mukayesesidir. Türkiye’nin sınırından çıkar çıkmaz ‘Muhteri-Fantezi’ bugün de tüketici çılgınlığının ta kendisidir:
“Bir Muhteri -Fantezi-
Kuruş kuruş kazandığım liraları avuç avuç harç etmek benim elimden gelmez. Masrafı iradıma uydurmayı hayatımın en büyük vazifesi sayarım. Fakat ahlak gibi vazife de muhite göre değişiyor. Memleketimizin hududunu aşınca her türlü fikirlerimiz, umdelerimiz altüst oluyor. Başka hava, başka muhit, başka ufuk bizde başka temayüller uyandırıyor. Biz bunun farkında olmuyoruz.”
Hepimizden bir parça...
Farkında olmamak, bilinçli bir değerlendirmeden uzak oluşumuzdan kaynaklanıyor.
Kültürel gülünçlük benim onda bulduğum en düşünsel tat. Reşat Nuri’ye adadığı ‘Kurbağa Duası’nı okurken Anadolu’nun etkileyici insan haritasını hayal ettim. Bu öyküyü okuduktan sonra haritayı genişletmek için başka kitapları da okumak gereğini duydum, böyle bir Anadolu insanları tahlili ne kadar değişti, ne kadar kaldı, belki de okuduktan sonra karar verebiliriz. İşte okuma listesi: Reşat Nuri Güntekin, Köy Enstitülü yazarlar, Refik Halit Karay.
Melisa Aksu’nun hazırladığı ‘Asilzadeler’ ise dört parçadan oluşuyor: Efruz Bey, Ashabı Kehfimiz, Asilzadeler, Türk Bayrakları.


“Efruz Bey/Fantezi roman: Bu küçük romanı Efruz Beyefendi’nin kendisine hediye ediyorum.
Sevgili Efruz!
Hayatından şu birkaç levhayı yazarken ihtimal biraz mübalağacı göründüm. Ne yapayım? Bu benim mizacım... Bunun için kızma. Beni affet! Hem emin ol ki maksadım ne seni tahkir ne de maskara etmek... Hakikati görüldüğü gibi, edebiyat yapmadan yazmak istedim. Muvaffak oldum mu? Bilmiyorum. Fakat okuyunca samimiyetimin derecesini herkesle beraber sen de anlayacaksın. Herkes seni -bizzat kendi kadar- tanır Efruzcuğum, bugün hiç kimse sana yabancı değildir çünkü sen ‘hepimiz’ değilsen bile ‘hepimizden bir parça’sın...”
İroninin ustası
Son cümle benim hafızamda her zaman çınlamıştır. İroninin, ince alayın ustasıdır, insan sahtekârlığını bu kadar gerçekçi kaç kişi yazmıştır: “O ana kadar tamamen mabeyne mensup geçinen Ahmet Bey, velinimetinin konağından çıkarken o kadar ‘Hürriyetperver’di ki yanında Namık Kemal’le Mithat Paşa halis istibdat taraftarı kalırlardı.”
Ömer Seyfettin’i okurken geçen yılların değiştiremediği, silemediği izleri fark ettiğinizde boy aynasını kırmak isteyebilirsiniz. Çünkü birçok siyasetçi bunu kırmıştır. Bir yazarın hâlâ okunur olmasının sırlarını keşfedeceksiniz. Her yazımızda nitelediğim gibi, çok şey öğrenmek istiyorsanız, Tahir Alangu’nun ‘Ülkücü Bir Yazarın Romanı’nı mutlaka okuyun.
Gizli Mâbet, Hazırlayan: Esra Derya Dilek, 
160 sayfa, 14 TLAsilzadeler, Hazırlayan: Melisa Aksu, 160 sayfa, 14 TL

Turkuvaz Yayınları
Doğan Hızlan (Hürriyet Gazetesi, 16 Mart 2019)

3 Mart 2019 Pazar

FİZİĞİN KRİZİ – LEE SMOLIN


FİZİĞİN KRİZİ – LEE SMOLIN

(Siz değerli okuyucularım için Lee Smolin’in kitabından hazırladığım özeti sunuyorum)

Doç.Dr.Çetin ERTEK

Elinizdeki kitabın temel fikri, deneysel desteği olmamasına rağmen baskın hale gelmiş bir araştırma programının kuramsal fiziğin temel ilkeleri üzerine yoğunlaşan kısmının ilerlemesini yavaşlatmış ve kitabın sloganını kullanırsak krize sokmuş olduğu iddiasıdır. Smolin bir bütün olarak bilim camiası için yazıyor ve bunun bir sosyolojisi olduğunu ifade etse de bu sosyolojinin coğrafi ayrımlarına değinmiyor. Bir hiyerarşiden bahsediyor, ama hiyerarşilerin de yine çoğunlukla coğrafi bir iç hiyerarşisi olduğunu irdelemiyor.(Sayfa 8 ve 9)

Son 25 yıl boyunca, malzemelerin özellikleri, moleküler fiziğin biyolojinin temelleri üzerindeki etkisi, engin yıldız kümelerinin dinamiği üzerine yapılan bulgular çok önemlidir. Ama doğanın temel yasaları üzerine gözle görülür yol katedemedik. Neden birdenbire fiziğin başı derde girdi? Mark Wise, standart model ötesi fizik üzerine çalışan kuramcıların önde gelenlerindendir. Perimeter Teorik Fizik Enstitüsünde, Ontario’da, temel parçacıkların kütlesinin kökeni üzerine yaptığı konuşmada: “Bu problemi çözmekte dikkate değer şekilde başarısız olduk demişti. İlave ediyor, John Preskill’le Caltech’te konuşurlarken fermion kütlesi hakkında konuşma yapsam 1980’lerde söyleyeceklerimi tekrar ederdim” diyor. Parçacık fiziği dünyasında, Technicolor’ı, preon modellerini ve süpersimetriyi, uzay zaman konusunda da twistor kuramı, nedensel kümeler, süper kütle çekim, dinamik üçgenlemeler ve ilmik kuantum kütle çekim yaklaşımlarını sayabiliriz. Diğerlerinden daha çok ilgi çekmiş sicim kuramı (string theory) var. Hem kütle çekimi hem de temel parçacıkları kapsadığını  iddia ediyor. Uzayın daha görülmemiş boyutları olduğunu ve bildiğimizden çok daha parçacık tipinin varlığını öne sürüyor. Aynı zamanda, bütün temel parçacıkların, basit ve güzel yasalara uyan tek bir varlığın, sicimin, değişik titreşimleri olduğunu öneriyor. Kendini bütün parçacıkları ve bütün kuvvetleri birleştiren bir kuram olarak ortaya koyuyor. Son 20 yılda bunca gayretlere rağmen kuramın doğru olup olmadığını bilmiyoruz. (Titreşim bir parçacık olabilir mi?) Sicim kuramının neredeyse sonsuz sayıda değişik çeşidi vardır. Evrenin genişlemesini, ivmelenmesini gözönüne alarak kısıtlarsak 10500 (evrendeki bütün atomların sayısından fazla) kuram kalıyor. Anladığımız az sayıdaki sicim kuramlarının herbiri şu andaki deneysel verilerle, genelde en az iki şekilde uyumsuz.

Yani bir çatışma ile karşı karşıyayız. Bu kuramın temel prensiplerini bilmiyoruz. Ne tür bir matematiksel dille ifade bulacağını bilmiyoruz.
Sicim kuramcısı Brian Greene son kitabı “Evrenin Dokusu”nda “birçok sicim kuramcısı bugün, yani ilk öne sürülmesinden otuz yıl sonra, sicim kuramı nedir? gibi basit bir soruya anlaşılır bir cevabımız olmadığına inanıyor.” Aslında elimizde fazladan boyutların varlığı hakkında ne kuramsal ne de deneysel bir delil var. Bazı uzmanlar kesin olarak ne olduğunu bilmedikleri sicim kuramının bir alternatifi olmadığı hakkında nasıl emin olabiliyorlar?

Sicim kuramının yükselişinin bir sonucu da temel fizik üzerine çalışanların ayrışmış olmasıdır. Birçok bilimci sicim kuramı üzerine çalışmaya devam ediyor ve bu alanda belki de 50 kadar doktora tezi kabul ediliyor. Ama derin kuşkular içerisinde olanlar da var; ya kuramın temel kavramına hiç rağbet etmeyenler ya da kuramın tutarlı bir yapıya oturtulmasını ve deneysel öngörülerde bulunmasını beklemekten bıkmış olanlar. Bu ayrışma her zaman arkadaşça değildir. Taraflar birbirlerinin bilimsel yeterliliği ve ahlaki standartları üzerine sürekli kuşkular dile getiriyor ve bu ayrışmanın içinde arkadaşlıkları sadece gerçek bilimsel çalışma koruyabiliyor.
Bazı genç sicim kuramcıları bana eğer böyle yapmazlarsa bir üniversitede profesörlük almaları çok zor olacağından, inansalar da inanmasalar da sicim kuramı üzerinde çalışmak zorunda kaldıklarını söylemişlerdi. Ve hakları var; Amerika Birleşik Devletleri’nde temel fiziğe sicim kuramı dışındaki fikirlerle yaklaşanların hemen hiçbir kariyer fırsatı yoktur. Amerikan üniversitelerinde, son 15 yıl boyunca kuantum kütleçekim hakkında sicim kuramı dışındaki yaklaşımlar üzerinde çalışan sadece üç bilim insanına yardımcı doçentlik ünvanı verildi ve bunların hepsi de tek bir araştırma grubuna gittiler. Bilimsel gerçeklilik açısından sicim kuramı zorluklar yaşasa da akademik dünyada tam bir zafer kazandı. Bu bilime zarar veriyor, çünkü bazıları gerçekten de gelecek vaadeden alternatif fikirlerin önünü tıkıyor.
İnsanların inandıkları alanda araştırma yapma haklarını savunanların en başında ben yer alırdım. Ama tek bir alanın çok iyi destek alması ve diğerlerinin gözardı edilmesi eğiliminden son derece endişeliyim.

Eğer gerçeğin keşfi uzay, zaman ve kuantum dünyası hakkındaki fikirlerimizi kökten bir şekilde yeniden düşünmemizi gerektiriyorsa bu eğilim trajik sonuçlara gebedir.
Nano teknoloji ile elektronun sadece bizim hazırladığımız bir kanalda dümdüz gittiğini düşünelim. A noktası ile B noktasına vardığı andaki hızını ölçelim. Hem bulunduğu yeri, hem hızını (momentumunu) aynı anda istediğimiz hassasiyetle çözebiliyoruz demektir. Elektrona ışıkla yaklaşıp hızını ölçmeye çalışmıyoruz. Zamanı ölçtük yolu elektrona biz dikte ediyoruz. Heisenberg belirsizlik prensibi uçtu gitti. Zaten prensipti, kanun değil !!! Bizim varlığımızla veya müdahalemizle olay nasıl etkileniyor? Makro iletişimde makro fizik; mikro iletişimde mikro fizik olmaz. Kanun fizik kanunudur. (Coulomb kanunu gibi) Her zaman her yerde aynı şekilde uygulanır! Kara delik içinde bildiğimiz fizik kanunlarının hepsi geçersizse demek ki bunlar fizik kanunu değilmişler!!! Kuantum kuramı ile genel görelilik ilkesel kuramlardır. Durum böyle olunca mantıksal olarak birleştirilmeleri gerekir. Mikrodan makroya, makrodan mikroya aynı kanunlarla geçebilmeliyiz. Orada başka kanun, aynı olayda burada başka kanun olamaz.  Zaman kristalinde (Harvard ve Maryland Üniversitesi Laboratuarlarında) 10 atom yterbium ve elmas kristalleri ile ayrı yerlerde ayrı deneyler nasıl oluyor da aynı şeyi veriyorlar? Zaman kristali olayı nedir? Çekim kuvveti maddenin içinden çıkar (Erik Verlinde, Amsterdam Üniversitesi, 7  seneden beri üzerinde çalışıyor) universal bir kuvvet değildir. Entropi bulanıklığından meydana gelir, lazerle atomların spinleri karıştırılır, entropi karışıklığından gravite meydana gelir!!! Kuantum mekaniğindeki eksiklik nedir? Kuantum mekaniğinin bir eksikliği varsa, sorunun fizikteki diğer problemlerle bağlantısı hakkındaki bilgi eksikliğinden ileri gelmektedir. Büyük ihtimalle kuantum mekaniği problemi tek başına çözülemeyecek, bunun yerine cevap, fiziği birleştirmek için yaptığımız çabalar sonucunda ortaya çıkacak. 1867’de Maxwell elektrik ve manyetizmayı tek bir kuram altında birleştirmişti ve bir asır sonra fizikçiler elektromanyetik alanın ve zayıf çekirdek kuvvetinin (radyoaktif bozunmadan sorumlu kuvvet) birleştirilebileceğini fark ettiler. Bunun sonucunda, öngörüleri son 30 yıldır defalarca doğrulanmış olan elektrozayıf kuram doğdu.

Doğada elektromanyetik ve zayıf kuvvetlerin birleşmesinin dışında kalan (bildiğimiz) iki kuvvet var. Bunlar kütleçekim kuvvetli çekirdek kuvvetleridir. Bu kuvvet kuarkları birarada tutarak, proton ve nötronları oluşturan kuvvettir. Acaba bu dört kuvveti birleştirebilir miyiz? Dünyada sadece iki tür parçacık olduğunu biliyoruz: kuarklar ve leptonlar. Kuarklar proton ve nötronların keşfettiğimiz diğer birçok parçacığın yapıtaşlarıdır. Leptonlar, elektron ve nötrino gibi, kuark olmayan bütün diğer parçacıklardır. Bildiğimiz kadarıyla dünya altı tip kuark ve altı tip leptondan oluşmuştur. Bu temel parçacıklar birbirleriyle, kütleçekim, elektromanyetizma, zayıf ve kuvvetli çekirdek kuvvetleri aracılığı ile etkileşirler. Oniki parçacık ve dört kuvvet, bilinen evrendeki herşeyi açıklamak için ihtiyacımız olan yegane unsurlardır. Kütleçekim ihmal edildiğinde bahsettiğimiz bütün parçacıkları ve kuvvetleri açıklayabilen kuramı temel parçacıklar fiziğinin standart modeli olarak adlandırıyoruz. Geçen 30 yılda bu kurama dayanarak birçok öngörüde bulunduk ve bunların hepsi de deneysel olarak kontrol edildi ve doğrulandı. Standart model 1970’lerin başında kurgulanmıştı. Nötrinoların kütleli olduğunun gözlemi dışında hiçbir düzeltmeye gerek duyulmadı. O zaman fizik neden 1975’te nihai bir bütünselliğe erişemedi? Geriye ne kalmıştı?

Bütün kullanılışlığına rağmen standart modelin büyük bir kusuru var. Ayarlanabilir çok sayıda sabit içeriyor. Bildiğimiz kadarı ile kuram bu değerler hakkında seçici değil: Hangi değerleri seçersek seçelim tutarlı bir kuram olarak kalmaya devam ediyor. Bu sabitler parçacıkların özelliklerini belirliyor: Bazıları kuarkların ve leptonların kütlesini, diğerleri kuvvetlerin şiddetini. Bu sayıların gözlenen değerinin neden böyle olduğu hakkında bir bilgimiz yok; sadece deneyler aracılığı ile onları belirleyip kuramda yerlerine koyuyoruz. Eğer standart modeli bir hesap makinesi gibi görürsek, bu sabitler de makinanın üzerinde yer alan ayar düğmelerine benziyor. Bu sabitlerden yaklaşık 20 adet var. Bu kadar çok serbestçe ayarlanabilir sabit olmasını temel bir kuram olma iddiasındaki standart model için bir utanç kaynağı olarak görüyoruz, diyor Lee Smolin. Ertek de diyor ki, madem bu sabitler sadece deneyler aracılığı ile bulunuyor, hepsini bul koy, iş bitsin!!! Deneyle bulunamıyorsa kuram ne yapsın?!!! Smolin’le devam ediyoruz. Bu sabitlerden herbiri bilgilerimizdeki eksikliklere işaret ediyor: Gözlenen değerlerin fiziksel sebeplerini ya da buna yol açan mekanizmaları anlamıyoruz.

Proton ve nötronun her ikisi de üçer kuarktan oluşur. Mezon denilen diğer parçacıkların içinde ise kuark ve anti kuark vardır. Bu buluş 1960’ların başında Caltech’teki Gell-Mann ve Cenevre’deki CERN laboratuarında çalışan Zweig tarafından yapılmıştır. Caltech fizikçisi Richard Feynman, protonun ve nötronun kuarklardan yapılmış olup olmadığını gösterebilecek deneyler önerdi. Bu deneyler daha sonra SLAC sisteminde gerçekleştirildi. 1967’de Weinberg ve Pakistanlı fizikçi Abdus Salam birbirlerinden bağımsız olarak, kendiliğinden simetri kırılmasını kullanarak elektromanyetik ve çekirdek kuvvetlerini birleştiren somut bir kurama vardılar. (Elektro zayıf kuvvetlerin Weinberg-Salam modeli) Çekirdek kuvvetlerini iletmekle yükümlü olan ve fotona benzeyen parçacıklar W+, W- ve Z öngörülen özelliklere sahip olacak şekilde keşfedildiler. CERN’de bulunan Higgs bozonunun kütlesi 120 proton kütlesindedir. Bir fermiyonu bir bozonla değiş tokuş etmek ve sonunda da kararlı bir dünya resmine ulaşmak, ilk bakışta çılgınca gözükebilecek bir fikirdir. Buna rağmen, dört Rus bilimci Likthman, Yuri Golfand (1971’de), Vladimir Akulov ve  Dimitri Volkov (1972’de) tarafından oluşturulmuştur. O günlerde batı bilimcileri Sovyetler Birliği’ndekilerle iletişim içinde değildi. Sovyet bilimcilerinin seyahat etmesine çok ender durumlarda izin veriliyordu ve Sovyet kökenli olmayan dergilerde yayın yapmalarına da engel olunuyordu. Bu sebepten SSCB’de gerçekleştirilen birçok keşif batı tarafından takdir edilemiyordu. Süpersimetri fikrinin de akibeti böyle oldu. 1973’te Avrupalı fizikçiler Julius Wess ve Bruno Zumino farklı birçok süpersimetrik kuram buldular. Bir elektron protondan 1800 kat daha hafiftir. İki proton arasındaki elektrik itme kuvveti aralarındaki kütle çekim kuvvetinden 1038 kat daha büyüktür. Richard Feynman, süpersimetri ve fazladan boyutların gerçek olup olmadığına dair şöyle diyor: “Hiçbir şey hesaplamıyor olmalarını beğenmiyorum. Deneylerle uyuşmayan herşey hakkında hep –iyi de, hala doğru olabilir- demelerine yarayan bir açıklama, bir tertip uydurmalarını beğenmiyorum. Yeni birşey üretmiyor, neredeyse hep mazur görülmesi gerekiyor. Doğru gözükmüyor.” diyor. Diğer bir muhalif, standart model üzerine olan çalışmalarıyla Nobel ödülüne layık görülmüş Sheldon Glashow: “Ama süper sicim fizikçileri kuramlarının gerçekten de çalıştığını daha gösteremediler ki, standart modelin sicim kuramının mantıksal bir sonucu olduğunu ispatlayamadılar.” diyor. “Resimlerinde proton ve elektronlar gibi şeylere yer olup olmadığından bile emin değiller.” deyip ilave ediyor, “Ne hala daha deneyler için ufacık da olsa bir öngörüde bulunabilmiş değiller. Daha da kötüsü, süper sicim kuramı doğa hakkında ikna edici temel birtakım varsayımların mantıksal bir sonucuymuş gibi gözükmüyor.”

Birinci süpersicim devrimi: Dönüm noktası Green ve Schwarz’ın yaptığı ve sonucu sicim kuramının sonsuzluklar içermeyen ve tutarlı bir kuram olduğu hakkında güçlü kanıtlar sunan bir hesaptı. Princeton Üniversitesi ve İleri Araştırmalar Enstitüsü’ndeki herkes bütün kuramsal fizikçiler konu üzerinde çalışmaya başladılar. Kısa sürede sicim kuramının biricik olmadığı anlaşıldı. Tutarlı tek bir kuram yerine, on boyutlu uzay-zamanda beş tutarlı süpersicim kuramı kurulabiliyordu. Bu gelecek 10 yıl boyunca çözülemeyecek bir bilmece yarattı. Zaman geçtikçe sicim kuramının da bir birleştirmeye ihtiyacı olduğu anlaşıldı. 1995’te gerçekleşen süpersicim devrimi tam olarak da bunu sağladı. Bu devrimin doğuşu genellikle Edward Witten’in mart ayında Los Angeles’ta düzenlenen bir sicim konferansında yaptığı konuşmaya bağlanır. Evrenin başlangıcında çok uzun sicimlerin yaratıldığı ve bunların hala varlıklarını sürdürdükleri sonucuna varılabilir. Evrenin genişlemesi bu sicimleri milyonlarca ışık yolu uzunluğuna getirmiştir. Onları süper iletkenlerde gerçekleşen kuantumlanmış manyetik akı çizgilerine benzetebiliriz.

Evrenin hayatının başlarında soğuması sonucu gerçekleşen faz dönüşümü esnasında yaratılırlar. Eğer uzak bir galaksi ile aramızda kozmik bir sicim varsa sicimin oluşturduğu kütleçekim alanı bir mercek gibi davranacak ve galaksinin görüntüsünü kendine has bir şekilde çoğaltacaktır. Ama aynı gözlem Hubble uzay teleskopu aracılığı ile tekrarlanınca bunun aslında birbirine çok yakın iki galaksiden oluştuğu anlaşıldı. Chicago’daki Enrico Fermi Enstitüsü’nde çalışan Friedan, “sicim kuramı bir fizik kuramı olarak başarısızlığa uğramıştır. Uzun mesafeler fiziği üzerine hiçbir şey söyleyememektedir, söyleyemez de. Gerçek dünyanın bilinen özellikleri üzerine hiçbir açıklama getiremediği gibi öngörüde de bulunamaz, hiçbir inandırıcılığı yoktur.” diyor.  

23.02.2019

6 Ekim 2018 Cumartesi

İslam Sanatında Antik Figürler (Ulaş Töre Sivrioğlu - Arkeoloji Ve Sanat Yayınları)



İslam Sanatında Antik Figürler 





Gönen Kültür Platformu üyesi Sn. Ulaş Töre Sivrioğlu'nun İslam Sanatında Figürler adlı kitabının tanıtımını aşağıda bulabilirsiniz.

"İslâm sanatı denilince akla ebru, tezhip, minyatür, hat gibi gelenekselleşmiş dallar gelmektedir. Oysaki erken asırlar boyunca İslâm sanatında, genellikle Çin ve Orta Asya ülkelerinden ithal edilmiş yukarıda anılan sanat dallarının değil; mozaik, fresk, kitap resmi, alçak-yüksek kabartma, heykel gibi Yunan-Roma ve Eski Önasya kültürlerine özgü sanat dalları baskındır. İslâm sanatının bu erken dönemi, sonraki yüzyıllarda tam bir unutulmuşluk içinde yitip gitmiştir. Öyle ki arkeolojinin doğduğu dönemlerde Akdeniz dünyasının en geniş tabanlı mozaikleriyle, erotik temalı duvar resimleriyle ya da Hellenistik üslupta heykellerle süslenen Emevi sarayları keşfedildiğinde hiç kimse bu yapıların Müslümanlarca inşa edildiğine inanmamıştır. Elinizdeki çalışma Erken İslâm sanatında yaygın olmakla birlikte günümüzde unutulmuş olan bu sanat tavrını ve estetik anlayışına dayalı sanat ürünlerini inceleme altına almaktadır. Ayrıca bu çalışmada bir yandan Erken İslâm sanatındaki Antik etkiler incelenirken, öte yandan bu etkilere yol açan siyasal ve sosyal nedenler de açıklanılmaya çalışılmaktadır. Bilindiği üzere Hellenistik kültür, felsefe ve edebiyatının Erken İslâm dünyasına etkisi üzerine çok sayıda çalışma yapılmış ancak Hellenistik ve antik kültürün İslâm kültür ve medeniyetine olan maddi etkisi bu ölçüde ilgi görmemiştir. Elinizdeki çalışmanın bu eksikliğin kapatılması adına da bir nebze olsun yarar sağlayacağı düşüncesindeyiz".

(Kitap tanıtımından)




13 Ağustos 2018 Pazartesi

Okumak ve düşünmek (Doğan Kuban, HBT 124. Sayısı)


Okumak ve düşünmek


Sevgili okurlar: Bazı HBT okuyucuları, tavsiye edebileceğim 10 kitap adı vermemi istemişler. Yaşı 92’ye gelmiş ve kitaplığında 10-15 bin kitap bulunan benim gibi bir yazar için yanıt vermesi olanaksız bir soru. Okuyan kaç yaşında, ne kadar okumuş, mesleği ne? Bu okuyucuların her birine değişik listeler yapmak gerekir.

Bu soruyu ‘Kuban neler okuyor?’ biçimine çevirirsek on yazar adı verebilirim. Kitapların adlarını hatırlayamam. Fakat arayınca bulabilirim. Bir başka soru daha var: Neleri severek okumuş, şimdi ne okuyor? Bunun yanıtı başka; eğer ‘Bana şimdi faydalı olanları tavsiye etsin!’ denirse yanıtlar başka. 
Bunları düşününce, benim vazgeçmediğim başucu kitaplarımı ve son okuduğum kitapları düşündüm. Fakat bir başka engel de önerilerimi zora soktu. Çünkü genelde yabancı dillerde kitaplar okuyorum. 
Bütün bu karışık düşünceleri aklımdan geçirdikten sonra okurlara belli bir yaştan sonra, her zaman okumaktan hoşlanacakları on kitap seçmelerini öneriyorum. 
Burada kimleri öneriyorum 
Burada önerilen bütün yazarlar, çok zeki, güzel yazan ve okuru genelde çok olanlar. 
Önce Filozoflar: Bunlar çok eski tarihlere uzanmamalı: Arthur Schopenhauer, Ludwig Wittgenstein, Hanna Arendt, Montaigne... 
Yazarlar: Yaşar Kemal, Tolstoy, Stefan Zweig, Arthur Koestler, Camus, James Joyce, André Gide, Robert Musil.
Türkiye’nin yakın geçmişi için: Ahmet Hamdi Tanpınar. 
Osmanlı düşünsel geçmişi için: Adnan Adıvar, 
Cumhuriyet dönemi çağdaşlaşması için: Niyazi Berkes. 
Bu kitaplara yüzlercesi eklenebilir. Fakat bir kitabı okumak çeşitli amaçlarla olur. Öğrenmek için okuyorsanız elinizde bir defter ve kalem olur. Kitabın içeriğini ve yazarın amacını, kendi yazdığından öğrenin. Çünkü kitabın adı sadece bir işarettir. Her kitapta yazarın vurguladığı konularla, okurun ilgi duyduğu konular aynı değildir. Yazar sizi burnunuza zincir bağlayıp çekmemelidir. 
Kitapları anlayarak ve düşünerek okumak bir sistematiğe bağlanırsa, o zaman, içindeki bazı kavramlar, tanımlar size bütün yaşamınızca arkadaş olur. Bu ilgili konularda başka kitaplar okuduğunuz zaman bir şeyi yapmaya hazır olacağınız anlamı taşır. 
Yaşamınız aldığınız her kitabı okumaya yetmez. Fakat tecrübeniz arttıkça bir kitabın içeriğini kavramak kolaylaşır. Kitap sizin bahçenizin çiçeği olduğu zaman ondan koparılacak çiçeklerle yapacağınız buketlerin sayısı artar. Ve çiçek bahçeniz yaşamınızın en önemli bileşeni olabilir. 
Makinenin ansiklopedik özeti 
Sevgili okurlar, Son zamanlarda cebinizdeki telefonun ya da internetinizin en büyük kitaplığı bile içerdiği, istediğiniz kitabın tümünü orada okuyabileceğiniz yazılı. Böyle bir şey hiç yapmadığım için bu konuda deneyimim ve tavsiyem yok. Fakat bu konuya telefon ve internetin kapasitesi açısından değil, çocukluğumdan bu yana alıştığım bir ilişki bağlamında bakarsam, bu yeni araçlar bende sempati uyandırmıyor.

Günümüzde, Tokyo’ya gitmek uçak yerine at ya da deve kervanı tercih etmiyoruz. Fakat Marco Polo gibi kervanla Kubilay Han’ın başkentine gitseydiniz, dünyayı ve Asya bozkırlarını bin kez fazla öğrenirdiniz. Başkalarının gezilerini de internette okuyarak ve resimlere bakarak öğrenirsiniz. Bunlar başka yaşam deneyimleri. Çağdaş insan, elektronik dünyada belki yaşam deneyimini artırıyor. Fakat arada bir araç olunca o deney sizin deneyiniz değil, makinenin size sunduğu bir ansiklopedik özet oluyor. 
Louvre Müzesini de, Floransa’yı da, Mona Lisa’yı da Michelangelo’nun David’ini de internette görebilirsiniz. Eskiden fotoğraf da bu ödevi görüyordu. Bunun büyük bir kolaylık olduğu açık. Fakat bu, David’in heykelini Floransa’da görmek değil. 
Montaigne’nin “Denemeleri” 
Genç yaşımdan bu yana Michel de Montaigne’nin “Denemeleri” başucu kitabımdır. Param olsaydı onun daha eski baskılarını da alırdım. Ünlü kitaplar, büyük bir zekanın insan davranışları ve doğa karşısında insan düşüncesini aydınlattığı ışıklardır. O düşüncenin varlığı, genelde onu öğrenenden daha üst algı basamaklarındadır. İnsanlar eskiden ünlü bir Aziz’in sözlerini dinlemek için yollara düşerlerdi. Geçen yüzyıllarda tasarlanan bazen altından yazılı, sultanlar için minyatürlerle bezenmiş, sanat yapıtı kitap ciltleri, kitaba değil düşünceye saygının işareti idi. Şimdi, öğretim bir ticarethane, hocalar bakkallara dönüştü. Bilgiyi kese kâğıdına doldurmuyorlar, ama internette çok ucuza satıyorlar. 
Yazı, insanoğlunun varlığının hayvanlardan daha yetenekli olduğunu kanıtladı. Onu kullanmasını daha iyi öğrenen toplumlar da ötekilerden daha uygar oluyor. Türkiye dünya istatistiklerine bakınca, internetin üniversite öğretimine eşit olduğu ülkelerden biri olacak. Biz öncü sanayileri üretecek güçte olmadıkça, internet cebimizde taşıdığımız kurtarıcı olacak. İnternet bizim için bilim sınırı ise, çağdaş teknik ve düşüncenin beynini yıkayarak kendisine köle yapmak isteyeceği toplumlar bizim gibiler olacak. 
Kitap, dünyayı tanımakta size bir adım fazla artıracak tek araçtır. Fakat bunu kitap olduğu için değil, yazarı dünya ile sizin aklınıza gelmeyen bir ilişkiyi aydınlatan bir düşünce içerdiği için yapar. Böyle bir düşünce kitaba da basılabilir, internette de olabilir. 
Fakat derin ve güzel bir yaşam analizinin saat gibi cebinize duran bir alet içinde değil, sizinle sohbet eden estetik bir ortamda olması uygar insana daha yakışan bir konumdur. Bu ortam kitaptır. 
Yaratılan sadece bir hayal 
Uygarlık bugün kaypak bir düzeyde. Sömürücü üreticilerin, insanlığın uygarlık gösterisi olarak yüzyıllardır taçlandırdığı bir etkinliği telefona sıkıştırması, bilinçsiz kalabalıkta bilginin ayağına geldiği imgesini yaratıyor. Köyden gelen az düşünüre, birden çağdaş bilginin sahibi olduğu kanısı veriyor. Onlar da düşünce topalı olarak dünya ile yarışa girdiklerini sanıyorlar. 
Türkiye’de özel üniversitelerin kitaplıklarında, en iyilerinde, öğrenci başına 40 kitap düşüyormuş. En yüksek kitap sayısı 40 bin civarında. Bazı tabela üniversitelerinin kitaplığında sadece 2000 kitap var. Bunları YÖK yayınladı. 
Wittgenstein bir aforizmasında ‘İnsan, beynini boş şeylerle doldurmamalı’ der. 
Burada ‘boş şey’ nedir? Dünya istatistiklerinde en az kitap okuyanlar arasında başı çeken Türkiye var. 
Sevgili okurlar, çağdaş iletişim, internet harika buluşlar. Dünya kalabalıklaştıkça insanın hayatta kalması için her etkinliğin (öğrenmek de dahil) basitleşmesi gerek. İnsanların değil, aletlerin gelişmesi daha önemli. 
Sonunda şimdi yaratmaya başladıkları insan robotları düşünmenin en aşağı derecesine indirdikleri zaman, bildiğimiz dünya ve insan yok olacak. Belki doğa da, insanlığı ve canlı hayatı ısıtarak, kaynatarak yok eder. 
Fiziksel olarak kitaba, bir nostalji olarak bakmayın. evrimin yaşama koyduğu sınır içinde, kitap gibi insanın yarattığı en güzel ürünün sanat eseri gibi korunmasının bir uygarlık jesti olduğunu düşünebilirsiniz. 
Sevgili okurlar, 
Kitap sadece bir araç değildir. Kitap binlerce, yüzlerce yıl önce yaşamış bir zekâ ile birlikte yaşamaktır. 

Doğan Kuban

(Herkese Bilim Teknoloji Dergisi, 124. Sayısı)

9 Haziran 2018 Cumartesi

Bilgi Teorisi ve Mantık - Prof. Ernst von Aster (Yavuz Özler)


Prof. Ernst von Aster'in 1972'de dilimize Macit Gökberk tarafından çevrilen Bilgi Teorisi ve Mantık isimli kitabından özettir.



BİLİMLERİN  ÖZEL  METODLARI.
Bu bölümde bilimler ile bilim metotlarının ortaya koyduğu soruları , öncelikle hangi bilimleri ve bunları nasıl sınıflayabileceğimizi görelim. Bu sınıflamada, teorik matematik disiplinler (düzen formları) ve realite ile ilgili disiplinler (deney bilimleri) vardır. Düşünmemiz, tüm nesnelerin düzen formlarına göre şekillenir. Bunlar, sayılar dizisi ile bunun genişletilmesidir, ayrıca mümkün olan bir çok mekânların (real mekan bunlardan biridir) düzen formları vardır.

Matematik salt tümdengelimsel (dedüktif) olan bir bilimdir, matematik öğeler ve aralarındaki bağlar olan aksiyomlardan doğan nesnelerin niteliklerini tümdengelimle çıkarır ve gereğinde kabul edilenlerin yerine konulabilecek başka aksiyon ve  düzen  formları  geliştirir. Bu formlardan hangisinin gerçekleşeceğini, mekânın özelliklerini ancak deney gösterebilir. (Bu bakımdan real mekânın bilimi olarak geometri de bir deney bilimi, bir doğa bilimidir).

Realite, deney ile uğraşan bilimler 1- İnorganik doğa bilimleri (fizik ve kimya temelli), 2- Biyoloji bilimleri, (canlı doğa), 3- Psikoloji bilimi (ruhsal olaylar),  4- Kültür bilimleri (devlet- insan toplumu ilişkileri) dir. Bu dört grup birbirinden bağımsız değildirler. Canlı organizmalar canlı cisimlerdir, hayat lerinin, fiziksel-kimyasal nedenlerle kavranması ilkece mümkündür. Bunun olup olamayacağına ancak ilerleyen bilimin kendisiyle karar verilebilir.

Ruhsal olaylar canlı vücuda bağlıdırlar, yalnız canlı varlıklar algılarlar, duyarlar, iradeye sahiptirler. Bu yüzden psikolojinin, yardımcı bilim olarak biyolojiye, fizyolojiye mutlaka ihtiyacı vardır. Ruhsal olayların sadece fizyolojik, sinirsel süreçlerin gölge olayları olduklarının hiç olmazsa ilkece belli olması ile ruhsal olaylar biyolojik kanunlara indirgenebilir. 

Gelişmeleri bilimin kendisi gösterecektir. İnsan bireylerini ortadan kaldırırsak, devletleri de, kültürleri de ortadan kaldırmış oluruz. Ruhsal bir varlık olan insanı kendisine konu yapan bilim de ancak psikoloji olabilir. Bununla birlikte, insanların eylemlerinin gündeme gelmesi  psikolojik kanunlardan  çıkarsanamayan, tek insan yerine, onun tarihsel  süreçte siyasetin, dilin, sanatın, bilimin gelişmesiyle ilgili kanunların olması mümkündür, bunu da ancak yine ilerleyen bilimin kendisi gösterecektir. 

Bir sınıflama da, 1) Betimleyen ve açıklayan bilimler. Bir nesneyi, birbirinden ayrılabilen parçalarına bölmekle başka nesnelere göre bulunduğu yeri belirtmekle betimleriz.  Açıklama  ise söz konusu nesneyi hangi koşullar altında bekleyeceğimizi bildiren kanun bağlılıklarını arar. Baştan aşağı betimleyici olan bir bilim, coğrafya ile astronominin bir kısmıdır, betimlemenin biyoloji bilimlerinde, botanik ile zoolojide, oldukça geniş bir yeri vardır. 2) Kanun bilimleri ile tarih bilimleri. Kanun bilimleri (Nomothetik ) fizik, kimya, biyoloji ve psikoloji olup, tek olayı, bir örnek olarak anlar ve bu  örnekte genel kanunu ya da cinsi öğrenmek ister. Tarih bilimleri, tek olayın kendisini inceler ve onu bireysel olan bir gelişme çizgisi olarak betimlemeye çalışır. Fizikçi bir cismin düşmesini, zoolog tek hayvan türün örneği olarak, kültür bilimleri (tarih) bu bilimlerin en katıksız şekli, tek bir kişinin biyografisini çizmek,  tek, tek devletlerin ve kültür  kollarının  gelişmesini  göstermektedir. Ancak, bildiğimiz gibi, doğa bilimlerinde bir tarih kısmı, tarih bilimlerinde de bir kanun kısmı yoktur denemez. 

Fizikte evrenin bir defalık olan gelişmesi sorunu tarihsel bir sorudur, yalnız fizik çerçevesinde bu sorun ikinci derecede kalır, cevabı da fiziksel doğa kanunları bilgisi ile çıkarsanabilir. Durum biyoloji bilimlerinde farklıdır, türlerin birbirlerinden türeyişleri, yeryüzümüzdeki organizmalar dünyasının bir defalık olan gelişmesine, bu önemli tarihsel soruya, türü tükenmiş  bitki ve hayvanların incelenmesi ilk elden materyal sağlar. 

Buna karşılık, Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasının bugüne kadar ki gelişmesi, bir defalık olan bireysel bir olaydır. Tarihsel kavram konstrüksiyonlarının fizikten biyolojiye  geçerek kültür bilimlerine yaklaştıkça, önemi artar. Yine bir kanun bilimi olan psikolojinin de tamamlanması için, özellikle de tipik karakterde gelişmenin genel yönünü gösteren biyografilere ihtiyaç vardır. Ama öte yandan kültür bilimlerinde bir kanun öğesi vardır, bu durum en açık olarak dil bilimleri ile Ekonomik  hayatın biliminde görülür. Dilin ve ekonominin gelişme kanunları vardır. Örnek, filolojide, halk Latincesinden Roman dillerine vardıran genel  gelişme çizgisi ilk önce belirtilmiştir, yani kesin anlamıyla bir defalık ve tarihsel olan bu gelişmeden genel kanunlar çıkarılmadan önce gösterilmiştir. Bütün kültür bilimlerinden önce gelen genel bir kanun bilimi olarak, insan topluluklarının mümkün formlarıyla bu formların bağlı oldukları genel kanunlar üzerinde bilim olarak sosyoloji ortaya çıkar.

 Böyle bir sosyoloji, genel psikoloji, insan kültürünün bütün tarihinde, siyasal, ekonomik, kültürel kollarında  belirli aşamalardan geçen bir gelişme çizgisi olarak kurmak denemesine dönüşecektir. Genel fizik ile sosyoloji ve kanunlarını karşılaştırdığımızda, depremin anlaşılır hale gelmesi gibi ekonomi, siyasal, kültürel oluşumlarda bireysel gidişi önceden söylemek zordur.

Coğrafya ve astronomi uygulanmış bir fizik olma yolundadır. Sosyoloji  tarihten  çıkarsanmış soyut bir şema durumundadır. Biyoloji, organizmalara, bedenleri organlardan oluşan varlıklara ilişkin bir bilimdir. Organlar aletlerdir, canlı bedeni oluşturan kısımlar, aletler onun kendini ve türünü sürdürmesine  yarar. Organizma, bu aletlerin yardımıyla kendisini sürdüren varlıktır. Organizma  için  olan, onda ilk göze çarpan ereğe uygunluktur. Her organ, bütün bedenin, onun sürüp gitmesinin, hizmetindedir. Şu demektir, bütün olarak beden kısımlara egemendir, bu anlamda, beden, kısımlardan önce vardır, yönetici etken olarak, canlı bedende üstün olan nedensellik, bütünlük nedenselliğidir. Doğanın inorganik  ve  organik  bölgeleri arasında kesin bir ayrılık var mıdır? Taraflar birbirine indirgenebilir mi? Ereğe uygun olan kısımları, bütün tarafından belirlenmiş olan organik  görüngüyü  üstün tutan ya da hiç olmazsa bu görüngüye inorganik olay karşısında bir bağımsızlık tanıyan anlayışa vitalist görüş, organik olanı inorganik olana, organik kanunları fiziksel-kimyasal kanunlara indirgemek isteyen, dolayısıyle, organizmayı sadece karmaşık bir makine olarak anlayan görüşe de mekanist görüş denir. Vitalist anlayışın karakteristik yönü, canlı organizmadaki her görüngü ve kısım karşısında, bu görüngü ve kısmın bütünün hizmetinde ne gibi bir erek ve anlamı olduğu sorusunun sorulmasıdır. Mekanist görüşte ise, organik yapı bu bir ereğe göre oluşmuştur.  

Biyoloji ile felsefesinin tarihinde bu iki çığır hep birbirinin ardından gelmiştir. Antik çağda Aristoteles vitalizmin, hem de bütün doğayı içine alan bir vitalizmin tipik temsilcisidir. Aristoteles'in kanısına göre, doğadaki bütün görüngüler, bir ereğe varmak isteyen oluşturucu güçlerin etkisindedirler. Yine Antik Çağda Demokritos ile Epikuros'un savundukları  mekanist  görüş, Yeniçağın başlangıcında mekaniğin doğa bilimleri için temel bilim olduğu dönemde üstün olan anlayıştır. Bu dönemde bedendeki organların belirli mekanizmalarla, örnek, kolun- kaldıraç, yakınlığı ortaya konmuştur. Yeniçağ  felsefesi  kurucusu olan Descartes,  mekanist bir biyolojinin tipik savunucusudur.

Ona göre, yalnız düşünme ve irade ile ilişiği olan olaylar, özel bir etkenin, bir erek yönünde işleyen ruhun etkisiyle meydana gelirler, 18. yy Fransız materyalistleri, ruhsal olayları mekanist  açıklamanın içine almaya çalışmışlardır. Bu yüzyılda  mikroskop yardımıyla mikroorganizmalar dünyasının keşfi , bildiğimiz organizmaların hiçbirinin doğrudan inorganik maddelerden türemediğinin  görülmesi, vitalizmi yeniden desteklemiş, inorganik ve organik dünyaların yeniden birbirlerinden ayrılmasına yol açmıştır. 19. yüzyılın başındavitalist görüş üstün olup kimyadaki ilerlemeler, yeniden mekanist akıma götürmüştür, bu yeni gelişme de o zamana kadar yalnız organizmalarda rastlanan belirli maddelerin kimyasal yollarla, imbikte yapılması ile bunun başarılmasıyla başlamıştır. Buna bir de gelişme teorisinin özel bir şekli olan Darvinin doğal seleksiyon teorisinin başarıları katılmıştır. 

Rastgele meydana gelip en iyi uyum gösteren, yani yapılan ereğe uygun olan organizmaların seleksiyonu, sağ kalmaları, ereğe uygun organizmaları salt rnekanik olarak açıklamaya bir yol gösteriyor gibiydi. 20. yüzyılın başlarında yeni bir vitalist akım doğdu (Hans Driesch vb.). Bu akımın savunucuları, örneğin albümini imbikte yapmayı başarsak bile, bu albüminin olsa olsa her zaman cansız  bir albümin olacağını, yani böyle bir albüminde beslenmek üremek, bütünün kısımlarla hayat fonksiyonlarının eksik olacağını ileri sürerler. Organizmayı inorganik dünyadan ayıran şey madde değil, özel bir nedensellik, bütününün hizmetinde bulunan kısmın etki yeteneğidir.

Bir kısım aynı kısım olarak, bütün organizmaların ihtiyacına göre çeşitli etkilerde bulunabilir. Doğal seleksiyona gelince, organizmaların yer, yer çok karmaşık olan ereğe uygunluklarını hele örneğin göz gibi çeşitli organik kısımların aynı zamanda oluşmalarını gerektiren organım olursa açıklamaya bu olay hiç de yeterli değil gibi görünüyor. Vitalistler ile  mekanistler arasındaki bu çekişme son zamanlarda yeni bir evreye girmiştir. Buna bir yandan tıp yol açmıştır çünkü inorganik alan ile organik alanın sınırları üzerinde bulundukları izlenimini veren, organizmalara ait niteliklerin hepsini değilse bile büyük kısmını haiz gibi görünen birtakım küçük hastalık etkenleri ortaya çıkarılmıştır.                  Bu yeni gelişmeyi öbür yandan da fizik hazırlamıştır.

Fiziksel görüngülerin nihai öğelerinin, elektronların davranışları, artık kesin nedensellik kanunlarına göre değil, ancak olasılık kanunlarına bağlı gibi görünüyor. Ayrıca elektronların, atomlar halindeki birleşmelerinde tek elektronun davranışını, bütün belirliyor gibidir. Bunun ortaya çıkarılması, cisimsel doğadaki nihai öğelerin, genellikle, organizmaların ya da organik ve inorganik formasyonların sınırı üzerinde bulunan varIıklar olduğu, bizim inorganik dediğimiz asıl doğanın ise bu  elementer organizmaların toplam halindeki bileşimlerinden başka bir şey olmadığını akla yakın yapmaktadır. 

Biyolojinin bugünkü durumunda gerek vitalist  gerekse  mekanist  teori, yöntem bakımından buldurucu birer  teori olarak, deneme niteliğinde kullanılan birer teori olarak rol oynayacaklardır. Bir organizmanın her organı, vitalist olarak  ereği  sorulup  iklim, beslenme gibi hayat koşullarında kalıtsal olabilen organ değişmelerine mekaniksel olarak yol açıp açmayacağı deneysel olarak araştırılmaya çalışılacaktır. Psikoloji gerçek anlamında ruha ilişkin bilimdir. Ancak, ruh kavramı tarih boyunca çeşitli anlamlar kazanmıştır. Antik Çağda -Aristoteles- ruhu, hayat ilkesi, canlıyı cansız cisimden ayıran etkendir. Solunum - beslenme, üreme- tıpkı algılama-düşünme- irade, ruhun fonksiyonları sayılır. Bu anlayışta psikoloji, biyolojinin bir bölümü idi, Descartes- ruh ve ruhsal olanı ayırarak, mekanist  biyoloji solunma ve beslenme vücudun belirli kısımlarında, fiziksel-kimyasal olay olarak yorumlanabilecek salt cisimsel olaylardır. Oysa duyum, algı, sevinç duygusu, irade eylemi bedende, beyinde değil, algılar, duygular gibi bedene-beyine bağlı bilinç olgularıdırRuhun, bilinç ile bir tutulup, psikoloji için, bilince ilişkin bilim  tanımlamasına  iki itiraz oluşmuştur. 

1) Her bilim gözlemle işe başlar, bilinç olguları ile uğraşır, hem nesnesel hem de öznel tarafı yönü vardır, her algıda nesne ile bana olan ilişkisi ele alınır, diğer bilimler sadece nesneyi ve aralarındaki ilişkiyi ele alır. Psikoloji ise bilinci bir bütün olarak ele alarak inceler, 2) Bilinçli olmayan ruhsal görüngüden söz ederiz, öyleyse psikoloji yalnız bilinçle uğraşmaz, her bilim gibi, kanunlu bağlantıları arar ve niçin sorusunu sorar.Yanıt, bilinçli olmayan öğelerin, etkili oldukları kabul edilenler olarak ele alınmasına götürür. Bilinçli olmayan eğilimler, kabiliyet, güç (karakterle ilgili yetenekler vb.) ve zaman, zaman bilinçli olan, bilinçli olmalarından kaçındığımız, içe attığımız, tasavvurlar, düşünceler, duygular. Bilinçli olmayan ruhsal görüngünün, fizyolojik, fiziksel olup olmadığını şimdilik bir yana bırakalım, bu soru, bugün, deney ile yanıtı verilemeyen sorular arasında bulunmaktadır.

Psikoloji, henüz metot tartışmaları içinde bulunan bir bilimdir. Psikoloji, hala tarihsel gelişmesinin etkisi altındadır. 18. yüzyılın çağrışım ve tasavvur psikoIojisi, mekanik metotların  ruh alanına aktarılması ile ortaya çıkmıştır. Romantizmin psikolojisi ise vitalist bir biyolojinin kavramlarını psikolojiye temel yapmaya çalışmıştır. Zamanımızda anlayıcı psikoloji ise psikolojiyi tarihsel- tinsel bilimlere yaklaştırmaya uğraşmaktadır. Bu durumu, insan topluluklarıyla ilgili formların, kanunların bilimi olan sosyoloji'de buluruz. Psikoloji ile sosyoloji bizi asıl tinsel bilimler'e, tarihsel bilimler'e geçirirler. Fizikten sosyolojiye kadar olan bilimler, kanun bilimleridir, tek olayı genel bir kanunun bir hali olarak, tek bireyi bir cinsin örneği olarak ele alırlar. Amaç, kendisinden tek halin çıkarsanabileceği, açıklanabileceği genel kanunu bulmaktır. Gezegenin yörüngesi üzerinde belirli bir noktadaki hareketi, kendi hareketi ile kendisini etkileyen güneşin, öteki  gezegenler, duran yıldızların çekim kuvvetlerinin  bileşkesi-bitkinin yapısı, kalıtım etkenleri, toprağın bileşimi, iklimin, nemin vb. bir sonucu olduğu gibi.


Cisimsel doğadan ne kadar uzaklaşır, tinsel dünyaya ne kadar yaklaşırsak, bireyin yapı  ve davranışını açıklayan kanunlar o kadar salt çerçeve kanunları - sadece bir kadroyu gösteren kanunlar- olurlar, tek olayı tamamıyla genel kanunların bir bileşkesi olarak anlamak o kadar olanaksızlaşır, birey o kadar bir hal, örnek olmaktan çıkıp bir defalık olan, tekrarlanmayan bir şey olarak görünür. Ama bu, bir defalık olan, bireysel olan bizim için o ölçüde özel bir ilginin konusu  olur, ruhsal dünyaya ait bilim de tarihsel bilim olur. Tarihsel bilim, bir bireyin hayatına tek bir gelişme çizgisi biçimini kazandırır. Kesin olaylar ve yaşantılar, tepe noktaları ve dönüm noktalan, tek bir kişinin, bir devletin, bir ulusun, bir kültürün yürüdüğü yolu belirler - bize bu yolu bireysel bir gelişme çizgisi olarak anlama olanağını kazandırırlar. Ancak, burada da eksik olmayan, bireyseli anlamaya yardım eden genel, kanun ve  cins olmaktan çıkıp, tip, tipik gelişme çizgisi, ortalama tip ya da ideal tip olur.

Yavuz Özler