.

.
.
Mustafa Özcan yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Özcan yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2020 Salı

Edgar Morin’in “On Complexity” Adlı Kitabı Hakkında



Edgar Morin’inOn Complexity” Adlı Kitabı Hakkında


Mustafa Özcan
29 Şubat 2020


Edgar Morin’in 42 deneme makalesini bir derlem şeklinde içeren bu çok önemli kitabında(*) karmaşıklık kuramının felsefi temeller bağlamında ele alınmasının yanı sıra çeşitli sorunlara yönelik nasıl uygulamaya sokulacağı da gösterilmektedir.

Bu bakımdan kitap kısa olmasına karşın karmaşıklık konusunda ender olan ve belki de hiç denenmemiş bir görünge olarak konuya epistemik felsefi bakıştan hareketle bakmaktadır.

Bu yönüyle kitap entelektüel dünya için çok önemi olan karmaşıklığın bilimleştirilmesi sürecinin ilk adım olan karmaşıklığın epistemolojisine dair tartışmanın önünü açmaktadır. Ayrıca aynı zamanda karmaşık dünyayı ve onun içinde nasıl yaşanılacağını bilmeyi isteyenler için de kritik ve önemli bir okuma metnidir.

Kitabın Amazon Book’da bulunan tanıtımındaki içindekiler bölümü, burada belirtilen kavramların bazılarının halen Türkçedeki karşılıklarının yaygın ve hatta diğer bazılarınınsa hiç olmaması nedeni ile köken anlamlarını Türkçeye aktarım ile çarpıtmamak adına orijinalliklerinin korunması için aşağıya İngilizce olarak alıntılanmıştır.  

Ayrıca, içindekilerin daha görünür hale gelmesi için de format paragraftan liste biçimine dönüştürülmüştür.  

Öte yandan meraklısının ilave bilgilere ulaşılabilmesi için de Amazon’un kitap hakkındaki İnternet sayfasının adresi dipnota konulmuştur.  

Contents:
Foreword: Edgar Morin's Path of Complexity, Alfonso Montuori.
BLIND INTELLIGENCE.
Becoming Aware.
The Pathology of Knowing, Blind Intelligence.
The Need for Complex Thought.
COMPLEX PATTERN AND DESIGN.
Indo-America.
Systems Theory.
Open Systems.
Information/Organization.
Organization.
_____________
Self-organization.
Complexity.
Subject and Object.
Coherence and Epistemological Opening.
Scienza Nuova.
For a Unity of Science.
Integration of the Realities Banished by Classical Science.
Beyond Classical Either/Or Alternatives.
The Paradigmatic Turning Point.
THE PARADIGM OF COMPLEXITY.
The Paradigm of Simplicity.
Order and Disorder in the Universe.
Autonomy.
Complexity and completeness.
Reason, rationality and rationalization.
The Necessity of Macro-concepts.
Three Principles.
Toward Complexity.
COMPLEXITY AND ACTION.
Action Is Also a Wager.
Action Escapes our Intentions.
The Non-trivial Machine.
Preparing for the Unexpected.
COMPLEXITY AND THE ENTERPRISE.
Three Causalities.
From Self-organization to Self-eco-organization.
To Live and Make a Deal with Disorder.
Strategy, Program, and Organization.
Complementary and Antagonistic Relations.
The Necessity for a Lived Solidarity.
ON THE NOTION OF THE SUBJECT, translated by Sean M. Kelly.
THE EPISTEMOLOGY OF COMPLEXITY, translated by Sean M. Kelly.

Appendix 1: The Concept of System, translated by Sean M. Kelly.
Appendix 2: A New Science of Autonomy.
Notes.
Author Index
_____________
Not: Dikkat çekmek için yapılmış koyulaştırmalar benimdir.

29 Ocak 2017 Pazar

Anadolu 1913 - Bela Horwath (Mustafa Özcan, 29 Ocak 2017)


Anadolu 1913

Anadolu 1913 adlı yapıt, Osmanlı İmparatorluğuna 1913 yılında yarı resmi bir ziyaret için İstanbul’a gelmiş bulunan tanınmış Türkolog ve Macar araştırmacı-düşünürü Bela Horwath’ın bu kapsamda yaz ve sonbahar aylarında Anadolu’ya yaptığı gezideki notlarından derleyip 1929 yılında Macarca basılan aslından 1996’da Türkçeye aktarılan kitaptır. Ancak yapıt, bir gezi kitabı olmanın çok ötesinde, Batılı bir entelektüelin Osmanlı’nın son döneminde Anadolu’nun önemli bir bölümündeki coğrafya ve halkın durumunu etno-coğrafik görüngeden ele alan sosyo-antropolojik bir inceleme niteliğindedir. 
Tarih Vakfı Yurt Yayınları’nca basılan kitabın çevirisi Macarca’dan macaralog Dr. Tarık Demirkan tarafından özenle ve yetkin bir düzeyle yapılmıştır. Üçüncü baskısı yapımlı olan kitabın arka kapak tanıtımındaki metin aşağıya aktarılmıştır (1).
Macar araştırmacı Bela Horvath, Birinci Dünya Savaşı'nın arifesinde İstanbul ve Ankara üzerinden Nevşehir, Niğde, Konya ve Karaman'a kadar at sırtında yaptığı 2300 kilometrelik seyahatte son derece ilginç kültürel, etnografik ve sosyolojik gözlemlerde bulundu. Devlet adamları, aydınlar, subaylar ve Anadolu'nun sıradan insanlarıyla konuştu; onların geleceğin Türkiye'sine ait görüşlerini kaydetti. Konya'da tiyatroya gitti, Hasandağı'na tırmandı, fasulye yedi, ayran içti, antik şehirleri dolaştı”
Aşağıda verilen referans (2)’de, kitapta Dr. Tarık Demirkan tarafından yapılmış ayrıntılı Sunuş’tan aktarılmış kısa bir alıntı ile İçindekiler’in başlıklarının kapsandığı bilgilere ulaşmak olanaklıdır.
Yazarın bizim hakkımızda, ancak bizim her topluluğun, her toplumun bir derdi olan “içtimai âmâlıkarızamız nedeni ile görülemeyen özelliklerimizi, halen de değerini korumakta olan son derece yetkin gözlem, görüş ve değerlendirmeleri doğrultusunda hazırladığı bu eşsiz eseri okumak “şayanı tavsiye”dir. 
Bu doğrultuda, bunun da holistik entelektüel tarzın bir gerekliliği olduğu kanısını da taşıdığımı gelinen bu nokta ayrıca ifade etmek isterim.
Mustafa Özcan (29 Ocak 2017)
____________
(2)http://www.kitapokuyalim.com/ozet_detay.php?id=68


Büyük Tarih (Mustafa Özcan, 29 Ocak 2017)


Büyük Tarih
Büyük Tarih konusuna değineceğim bu denemeye, önce İngilizce Wikipedia’da “Big History” başlığı altında giriş mahiyetindeki bir paragraflık girizgâh metnini daha anlaşılır olsun diye bölümlendiririp çok az da olsa katkı şeklinde bazı değişiklikler yaparak aşağıya aktarmakla işe başlıyorum (1).
“Büyük Tarih (İng. Big History),Büyük Patlama’dan (İng. Big Bang'den) günümüze kadar olan tarihi inceleyen yeni bir akademik disiplindir. Bilim ve beşeri bilimler arasındaki pek çok disiplini birleştiren çoklu disiplinli (İng. multidisciplinary) bir yaklaşım kullanarak varlığın, dolayısıyla insanlığın en uzun zaman çerçevesini inceler ve insan varlığını bu büyük resim bağlamında araştırır. 
Nitekim, neden-sonuç ilişkilerini araştırmak için bilgileri ampirik kanıtlar kullanarak kozmos, Dünya, yaşam ve hümaniteler bağlamında bütünleştirir. Halen bu konuda, başta dünyanın önde gelen üniversitelerinde olmak üzere temel öğretimde genellikle web tabanlı-etkileşimli olarak pek çok “öğretsel aktarım paketi” sunulmaktadır.
Öte yandan, konu ayni zamanda, başını "Big History" terimini bulan Avustralya Macquarie Üniversitesi!nden  Tarihçi David Christian'ın (2) çektiği, içinde “alışılmadık bir akademisyenler koalisyonu"nun da bulunduğu bir hareketidir. 
Ayrıca, Büyük Tarihi öğretmenin erken bir örneğini, John F. Kennedy'nin ABD Rice Üniversitesi'nde yarım yüzyılda yoğunlaşan 50 000 yıllık insanlık tarihini açıkladığı o ünlü konuşmasında bulmak olanaklıdır. Ancak, bazı tarihçiler "bilimsel tarih" olduğuna şüpheyle yaklaşıyor ve Büyük Tarih'in savının orijinal olmadığını savunuyor.” 
***
Konu şimdi de, Türk okurunun bilgilenmesi bakımından ele alındığındaysa; Cynthia Stokes Brown’un İng. “Big History adlı yapıtının Büyük Tarih (3) adıyla yapılan Türkçe çevirisinin daha 2014 yılında yayımlanmış olduğudan entelektüel Türk okuru nezdinde konuya bilinirlik yönüyle bir parça katkı sağlandığı görülür.
Ancak buna karşılık bu noktada, konun temsilci kitabı olan ve diğer kitaplara da referans olması ile küresel yayın ortamının gelişmesine kaynaklık eden David Christian'ın 2005 yılında yayımlanmış olan Maps of Time: An Introduction to Big History” adlı yapıtının halen Türkçesinin olmadığın da belirtilmesi gerekir (4).
Ayrıca gene bu kapsamda, iki yazara ek olarak, konuya önemli katkılarda bulunmuş diğer bir akademisyen olan Craig Benjamin’nin aralarında olduğu yazarlar grubunun 2013 yılında yayımlanmış olan “Big History, Between Nothing and Everything” adlı yapıtın Türkçeye hala kazandırılamamış olması da bir eksiklik olarak görülmelidir (5).
***
Öte yandan, Büyük Tarih konusunun son birkaç on yıldan beri dünyayı kökünden değiştirmekte olan bilişim devrimi sürecinin neresinde yer tuttuğu sorusuna cevap bulmanın gerektiği hususu, bende olduğu gibi pek çoğumuzun kafasında bir düşünce olarak belirdiğini sezmiş olduğumdan burada az da olsa konunun bu yönüne de değinmek istiyorum.
Bilişim devrimi, biz homosapienslerin geçirdiği Neolitik, Kentsel ve Sınaî diye tanımlanan devrimler dizisinin dördüncüsü ve sonuncusu olarak içinde yaşadığımız döneme olan aidiyeti nedeni ile günümüz için en önemlisi olarak bilinmektedir. Bu doğrultuda, sanayileşme sürecinde ortaya çıkmış dört sanayi devriminden sonuncusunun halen yaşanılmakta olduğunun iması için kullanılan Sanayi 4.0 diye küresel bir kabul ile kavramlaşmıştır. Genel olarak bakıldığında değerlendirilmesi en zor ve yapısı en karmaşık olan devrimdir denebilir. Bu zorluğuna karşın ele alınmasının göz ardı edilmemesi gerektiği de herhalde herkesçe kabul edilmektedir. 
1980’lerin ilk yarısında beliren Bilişim devriminin bugünkü insanlığın sosyalliğine doğrudan olan en belirgin etkisi, ortaya koyduğu bilgi arzının olağan üstü yüklü ve nitelikli olmasının toplumsal ortam için getirdiği sonuçlar yönüyledir. Bu kapsamda, İngilizcede “Big Data”  olarak ifade edilen sosyal yaşamda olağan üstü bir etki yaratan “Büyük Veri” olgusu, bu konuda düşünenlerinin başını ağrıtmanın ötesinde toplumlar için “büyük sorun” yaratacak olan “büyük (bir) açmaz”a doğru gelişmektedir desek yeridir.
Büyük Açmaz’dan hangi küresel topyekûn açılım ile çıkılacağı hususu ise günümüzde cevap bekleyen en “büyük soru”dur! Büyük Soru’nun cevabıysa bilimlerin spiral-diyalektik tarzla sistemik entegrasyonu sonucunda belirip ortaya çıkacak olan sinerjik fazlanın nesnel tezahürü olan holistik bilimde yatmaktadır (6).
Mustafa Özcan (29 Ocak 2017)
_____________________________
  1. https://en.wikipedia.org/wiki/Big_History
  2. https://en.wikipedia.org/wiki/David_Christian_(historian)
  3. http://www.dr.com.tr/Kitap/Buyuk-Tarih-Buyuk-Patlamadan-Bugune/Cynthia-Stokes-Brown/Bilim/Populer-Bilim/urunno=0000000592471
  4. https://www.amazon.com/Maps-Time-Introduction-Big-History/dp/0520271440/ref=sr_1_1?s=books&ie=UTF8&qid=1480398770&sr=1-1&keywords=maps+of+time+an+introduction+to+big+history+by+david+christian
  5. https://www.amazon.com/Big-History-Between-Nothing-Everything/dp/0073385611/ref=sr_1_1?s=books&ie=UTF8&qid=1480413456&sr=1-1&keywords=Big+History%2C+Between+Nothing+and+Everything
  6. Devam edecektir.

5 Haziran 2016 Pazar

Altıncı Yok Oluş -ı- (Mustafa Özcan, 5 Haziran 2016)


Altıncı Yok Oluş -ı-

Başlık hem bir kitabın hem de ayni doğrultuda bu yazı ile ele almaya başladığım biyosferin uzun tarihi içindeki evrimsel’e(ılımlı gelişmeci) karşıt olan devrimsel (ani yıkıcı, büyük yıkımlı, katastrofik) oluşumları anlatacak olan makale dizisine konu olan kitlesel yok oluş olaylarından en sonuncusuna verilen addır. 
Önce konuya yönelik kitabı tanıtayım.
İngilizcedeki adı Sixth Extinction olan yapıt, “The New Yorker” dergisinin ABD’li gazeteci-yazarı Elisabeth Kolbert’in yorucu bir saha çalışması sonucunda kaleme aldığı popüler bir bilim kitabıdır. 2016’da Türkçe olarak basılıp Altıncı Yok Oluş: İnsan kendi yarattığı yok oluşun kurbanı mı olacak adı ile piyasaya sürülmüş olan kitabın hak ettiği üzere 2012’de Pulitzer ödüllünü almış ve New York Times’te “bestseller” olmuş olması tesadüfî değildir. Muhakkak okunması gereken bu kitabın okuyanları arasında BObama ve B. Gates’inde olduğunu belirtip Türkçebaskısının arka kapağında tanıtım için kullanılan paragraftan alıntılama yaparak konusu hakkında sunulan bilgilendirmeyi kısaca aktarayım:
“…Kolbert, insanın, gezegenimizdeki hayatı, diğer hiçbir türün yapmadığı şekilde değiştirmesinin nedenini ve nasılını anlatıyor… altıncı yok oluşun insanoğlunun en kalıcı mirası olmaya aday olduğunu gösteriyor ve bizleri insan olmanın anlamını yeniden düşünmeye zorluyor. Altıncı Yok Oluş, dünyanın geleceğine dair; entelektüel tarihdoğa tarihi ve saha muhabirliğini bir araya getiren ve gözlerimizin önünde süregelen kitlesel yok oluşa dair güçlü bir anlatım sunan önemli bir kitap.”
***
Şimdi de yok oluş kavramı hakkında biraz bilgilendirme yaparak konuya başlangıç olacak açılımı yapmak istiyorum
Ancak ilk önce, İngilizcedeki “extinction”dan Türkçeye “yok oluş” olarak aktarılan olguyu belirten bu sözcüğün 21. yüzyılda en çok dile getirilecek kavramların başında gelmeye aday olacağı yönündeki kuvvetli kanımı da daha hemen başta vurgulamam gerekir.
Çok hücreli yaşamın gelişme tarihinde ani yıkımları ifade etmekte olan bu terimin geçmişi Fransız devrimi dönemlerine dek uzanmaktadır. Esasen konu arka plan yok oluşu şeklinde anılan, yok olan türlerin ortaya çıkan yeni türlerle dengelenmekte olduğu durumları ifade eden evrim sürecinin olağan bir gelişmesi olarak Darwinyen görüngede doğal seçim işlevinin normal bir sonucu olan bir olgu diye bilinmektedir. Ancak, Darwincilik ile kapsanmayan husus, yok olanların sayısının yerine gelenleri çok aştığında ortaya çıkan kitlesel yok oluş durumlarıdır. Bu aşım on binlerce kata eriştiğindeyse büyük kitlesel yok oluşlardan söz edilmektedir. 
Bugün kullanmakta olduğumuz şekli ile yok oluş kavramı Fransız devrimi döneminde Sibirya mamutlarının fosil olarak bulunuşu ile başlayan tartışmalar ortamında paleontoloji’nin babası kabul edilen Fransız doğa bilimci Georges Cuvier(1769-1832) tarafından ortaya atılmıştır. Cuvier, çağdaşlarının çok ilerisinde görüşlere sahip olması ile bilinen bilimci bir kişidir. Nitekim bu durum O’nun yüzyılı aşan bir dönem boyunca tartışmalı bir kişilik olarak görülmesine de neden olmuştur.  Cuvier’in tartışmalı kişiliğiyse ta ki yüzyılı çok aşkın bir süre sonrasında uzak görüşlülüğün olağan üstü değeri anlaşılana dek sürüp gitmiştir. Cuvier, yaşadığı dönemde yok oluş kavramını “Yaşayan ve fosil haldeki fil türleri adı altında sunduğu derste kayıp türlerle dolu başlı başına apayrı bir dünyanın var olduğu savı doğrultusunda ileri sürerek tanıtmıştır.
Cuvier’in yerkürede yok oluş olgusunun varlığı konusundaki bu gerçekçi saptaması 20. yüzyıl’ın son çeyreğine gelene kadar uykuda kaldı, ilgi görmedi diyebiliriz. Bu gidişat, tanınmış ABD’li doğa bilimci Paul Ralph Erlich’in (1932) eşi Anne Ehlich (1933) ile birlikte "Yok Oluş: Türlerin Kayboluşunun Nedenleri ve Sonuçlarıismiyle 1981’de İngilizce olarak yayımlanan kitabında konuya dikkatleri çekene kadar sürüp gitti. 
Nihayetindeyse, ozon deliği konusundaki çalışmaları ile Nobelödülü alan Hollandalı atmosferik kimyacı Paul Crutzen (1933), jeolojik kronolojide Holosen’in ardından insan faaliyetlerinden ötürü yeni bir jeolojik çağın, koyduğu adıyla, Antroposen’in başladığı tezini ileri sürerek konuyu şimdilerde gezegen bilimin tam da odağına oturttu. 
Antroposen çağında insan eliyle oluşan faaliyetlerinden kaynak alıp yerküreyi ani yıkımlarla maruz bırakmakta olan Altıncı Yok Oluşu başlattığı düşünülen başlıca olayları şu “Altı Yokedici Etmen başlığı altında toplayarak özetlemek olanaklıdır: 
  • Tarım, endüstri ve kentleşme sonucuormansızlaşmaya dayalı biyosferik, atmosferik ve hidrosferik bozunmalara bağlı iklimsel değişim.
  • Toksik maddelerin aşırı kullanımı ve kemizasyonsonucu litosfer ekosistemlerdeki zehirlenmeler vebozunmalara bağlı olarak çeşitlenmenin yitirilişi.
  • Kıtasal tatlı su kaynaklarının hayâsızca sömürülmesi sonucu yerkürenin yeraltı tatlı su kaynaklarının tükenişi.
  • Küresel ticari taşıma sonucu denizel ve karasal ekosistemleri bozan veya yok eden başat istilacı tür işgalleri ile çeşitlenmede şiddetli düşüşler. 
  • Atmosfere karbon, kükürt, azot ve halojen salımı sonucu denizel asitlenmeye dayalı okyanusal bozunma ve ona bağlı iklimsel değişim (*). 
Mustafa Özcan (5 Haziran 2016)
_____________________

(*) Devamı gelecek

16 Nisan 2016 Cumartesi

Modernleşen Çin’in Tarihi (Michael Dillon) (Mustafa Özcan, 16 Nisan 2016)


Modernleşen Çin’in Tarihi

Birleşik Krallık Durham Üniversitesi Çağdaş Çin Araştırmaları Merkezi kurucusu ve yöneticisi Michael Dillon’un kaleme aldığı Modernleşen Çin’in Tarihi adlı yapıtın Aydın Atılgan ve E. Ümit Atılgan’ın değerli çabaları ile Türkçeye çevrilmiş olması, süper güç Çin’in modernleşme süreci hakkında bilgi edinmek isteyen entelektüeller için çok önemli bir kazanım sağlamış olmalıdır. 
Öte yandan, 2009’da Pekin Tsinghua Üniversitesi’nde konuk öğretim üyeliği ile Çin’i otantik olarak görmüşlüğünü de dağarcığına katmış olan tanınmış Çin tarihi uzmanı olan kitabın yazarının ayrıca konuya giriş niteliğinde olan bir de Contemporary China: An Introduction adlı yaptının daha olduğunu yeri gelmişken vurgulamalıyım. 
Modernleşen Çin’in Tarihi adlı yapıt, modern dünya tarihinin en önde gelen olgularından biri olarak kabul edilen Çin’inin modernleşmesini günümüzden bir bakış ile inceleyerek konuyu tüm boyutları ile gözler önüne seriyor. Konunun omurgasında klasik bir Ortaçağ imparatorluğu görünümündeki Çin’in Mançu kökenli Qing Hanedanlığı döneminden günümüzdeki modern durumuna gelene kadarki tarihsel olayların anlatısı bulunmaktadır. Bu kapsamda Çin’in Afyon savaşlarından günümüz karma ekonomili yapısının kurucusu kabul edilen Deng Xiaoping'e dek olan yaklaşık 150 yıllık dönemdeki gelişmeler imparatorluğun geçmişine yapılan retrospektifler bağlamında çeşitli yönleri ile ele alınıp incelenmektedir.
Konu odağını, tanıtımını yapan pasajdan yazarın bir cümlesini alıntılayarak bir de onun gözünden vurgulayarak görelim:
“Bu çalışma Çin’in modern dönemdeki tarih anlatısıdır. Her ne kadar ÇKP’nin iktidara geldiği 1949 esas alınarak ikiye ayrılan 20. yüzyıl daha fazla ağırlık taşıyor olsa da bazı noktalarda 19. yüzyıl ayrıntılarıyla incelenmiş ve daha yakın tarihli gelişmeler de Çin’in uzun imparatorluk tarihi bağlamında ele alınmıştır.”
***
Öte yandan, Qing dönemi tarihi ile Osmanlı tarihi karşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde iki tarihsel süreç arasında pek çok benzerliklerin var olduğunu hayretle görmek mümkün olmaktadır. 
Örneğin, her iki Ortaçağ imparatorluğun da kutsallıktan kaynak alan bir iradi gücün denetimi altında halkını mutlak bir totalitarite ile her durumda baskıladığı görülmektedir. Bunun nedeni ise, her iki devlette de yegâne erk olan yönetimin gücünü semavi iradenin kutsallığından almasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Batı’dakiler ile karşılaştırıldığında Ortaçağ Doğu imparatorluklarının devlet düzeni, göksel iradeye çok daha bağlı, onun kutsalından çok daha fazla kaynak alan bir meşruiyet üzerine tesis edilmiştir. 
Gene öne çıkan benzerliklerden biri de değişim ve dönüşümün önemli tarihsel aşamaların kronolojisi ile ilgilidir. 1919’un Mayısı her iki ülke için de uluslaşma sürecinde doruğuna doğru atılan hamlelerin yapıldığı aydır. Devamındaki süreçte Çin Komünist Partisi’nin 1921’de kuruluşu ve Guomingtang’ın varlığını tam olarak 1923’te tesis etmesi Türkiye tarihi ile karşılaştırıldığında bize tarihin ne denli küresel ve holistik (bütünsel) olarak ele alınması gerektiğine dair önemli bir ipuçu veriyor olmalıdır.
Ancak, gene de bu durum iki imparatorluğun modernleşme sürecinde bazı temel farklılıkların olduğunu ortadan kaldırmamaktadır. Bu farklılıklar özellikle modernleşme sürecindeki kültürlenme olgusunda kendini belli etmektedir. Kültürel dönüşüm sürecinin iki ana başlığı olan tinsel (manevi) ve tensel (maddi) dönüşüm ulamlarını temsil eden temel kurumlar olarak sırasıyla bir yanda yaşam ve yönetim anlayışını, öte yandaysa ticaret ve dili görmek olanaklıdır. Bu durumda Osmanlı tinsele daha yakın olan bir kültürlenme tarzını benimsemiş olaraktan bu alanda dönüşmeye yönelmişken Çinlilerse bunun tersi olarak hep kendi ticaret ve dilini önemseyen pragmatik bir çağdaşlaşma yaklaşımı benimseyen tutum takınmışlardır.
Kâğıt, pusula, barut ve matbaa gibi tarihinin en önemli dört buluşunu insanlığa kazandıran dünyada sürekliliği olan küllerinden yeniden doğan en eski medeniyet olan Çin’e bu başarıyı sağlayan etmenin ne olduğu sorulursa, verilecek cevap yukarıdaki saptama doğrultusunda olacaktır. Dünyanın en eski sürekliği olan yazılı dilini kullanan yeryüzündeki ilk seküler entelijansiyaya sahip olmak diyebiliriz. 

Mustafa Özcan (16 Nisan 2016)

Eski Hayaller Alırım (Sezen Özol) (Mustafa Özcan, 16 Nisan 2016)


Eski Hayaller Alırım(*)

Başlık biraz roman janrından fantastik edebi bir yapıtınmış gibi gelse de Sezen Özol’un (**) daha çiçeği burnunda otobiyografi kitabının adıdır. 2016 Martı’nda basımı yapılmış kitabı okuyup tanıtımını yapmanın benim için çok keyifli bir meşgale olduğunu baştan söylesem herhalde doğru bir iş yapmış olurum. Yazarın üççeyrek yüzyıllık yaşamının ilk çeyreğini anlattığı yapıt o denli sürükleyici ki, yaşamımda ilk kez olarak 328 sayfalık bir kitabı iki günde bitirdim. Medrese eğitimi için söylenen “benim oğlum bina okur döner, döner yine okur’ deyişine sadece mecazen uysa da, bazı bilimsel kitaplarımı aralıklı olarak yıllardan beri okuyup durduğum düşünülürse ne denli önemli bir rekor kırmış olduğum kolayca anlaşılır! 
Sezen Özol yurt çapında tanınmışlık ölçütüne göre önlerde göze çarpan bir yazar olmamakla birlikte işlediği konular ve anlatımdaki gücü, etkililiği, derinliği ile aktarımdaki diyalektiği ve çeşitliliği yönü bakımından olağan dışı nitelikleri olan kıdemli bir yazarımızdır. Yaşama bakışı ve yaşanmışlıklardaki derinlikleri görüş ve aktarışındaki bu özgünlüğü, O’nun ömrü ile kıyaslandığında oldukça kısa olan yaklaşık çeyrek yüzyıllık belgesel roman yazma deneyiminde çok verimli altı yapıt ortaya koymasına bu diyalektik ve holistik yaklaşımı neden olmuş olmalıdır diye düşünüyorum. Kısaca özetlediğim bu edebi tarz ve geçmişinin ötesinde yaşanmışlıktaki çeşitliliğine örnek olması kabilinden geride bıraktığı başarılı avukatlık yaşamını da bu noktada yeri gelmişken vurgulamadan geçmemek gerekir.
Yazarı çok daha yakından tanıyan biri olarak oğlu Özgür Özol’un Yazar ve kitabı tanıtım amacı ile yazdığı Önsöz’den bir paragrafı alıntılayarak konuya bir de içeriden olan bir bakışa da yer vererek dıştanlığa denge oluşturmak istiyorum: 
“Yaşamın değişmez kuralıymış derler; her kuşak, kendisinden öncesinin artık dünyada olanları anlamadığını düşünür, bunda haklı olduğuna kendini inandırırmış. Ancak herhalde tüm kuşaklar arasında, bu haklılık yanılgısına kolay düşebilmemiz için en çok malzeme bizlerin, yirminci yüzyılın bu son şehirli kuşağının eline verildi. Elektrik bile bulunmayan bir kasabada doğmuş olan babamın bugünlerde dizüstü bilgisayarında tıkırdarken gördüğüm ellerinin, bir zamanlar gerçekten karasaban sürmüş olduğunu, hem de bunu "otantik bir deneyim yaşayayım" kaygısıyla yapmadığını, yaşamı boyunca süreceğine inanarak başladığını kavradığım ana kadar, ben de bizlerdeki bu büyük yanılgının ayırtına tam anlamıyla varamamıştım”.
Bu değerli otobiyografik yapıtı, her kuşağa ve her yaşamsal algı tarzına hitap etmesi nedeni ile okuma alışkanlığı olan herkese önererek okunmasından kendince elden geldiğince dersler çıkarılmasını arzulamakta olduğumu ifade etmek isterim… 
Mustafa Özcan (16 Nisan 2016)
_________________
https://tr-tr.facebook.com/SezenOzol/

3 Nisan 2016 Pazar

Kütüphane Haftası İçin Bir Durum Değerlendirmesi (Mustafa Özcan, 3 Nisan 2016)


Kütüphane Haftası İçin Bir Durum Değerlendirmesi

Kütüphane Haftası Türkiye'de 1964 yılından beri her Mart ayının son Pazartesi ile başlayan hafta içinde kutlanır.
Kutlamanın amacı, başta öğrenen gençler dahil olmak üzere tüm yurttaşlara okuma alışkanlığını ve zevkini aşılamak ve geliştirmektir. Böylece kitap sevgisini artırarak, okuyanın bir bilgi kaynağı olarak kitaptan daha çok yararlanmasını ve kütüphanelerin gelişmesi sağlayarak toplumsal bilinçlenmeye süreğen bir katkı vermek hedeflenmektedir.
20.yüzyılda yaşanmış olan sıcak ve soğuk savaş sonrası şimdi 21.yüzyılda yaşanmakta olan terör tipi savaşın ardından egemenlik kuracak olan bilgi savaşı döneminde başarılı olmak için Büyük güçlerce kolayca manipüle edilebilen medyayı izlemek yeterli değildir. Bu daha zor manipüle edilebilen bir bilgi ortamı olan kitabı okuyarak ve kitap yazarak Dünyayı anlayan entelektüel bir kitleye sahip olmakla mümkündür. Böyle bir entelektüel kitleye, yani entelijansiyaya sahip olma hedefi artık tüm toplumlar için hayati bir önem kazanmıştır. 
Bu nedenle gelir düzeyi bağlamında kıyaslandığında Dünya’da kitap okuma alışkanlığı bakımından ülkeler arasında çok geriden gelen Türkiye’de kitap okuma alışkanlığımızı geliştirmek konusunu temel hedef kapsamındaki bir meşguliyete dönüştürmemiz gerekmektedir. Bu yönde daha çok çabalama içinde olmamız gerektiği aşikar bir şekilde apaçık ortadadır. 
Bu nedenle bu kapsamda, başta Milli Kütüphane ve Halk Kütüphaneleri ile diğer resmi kurumlarımız olmak üzere, kitap okuma ve okutma ile ilgili dernekoluşumplatformortam ve bireysel durumlarla ortaya konulacak kendilikçi görev anlayışlara daya lı çabalar büyük sorumluluklar düşmektedir.
Öte yandan şüphesiz ki, yukarıda sözünü ettiğim bu “dünyasal bilgi savaşı”nın galiplerinden biri olmak Türkiye Cumhuriyetinin de en doğal hakkı ve hedefidir. Buna ulaşmaktaki yolu ise, küresel düşünüp yerel hareket eden, yani gerçek anlamıyla bilgi toplumu olmaktan geçmektedir. Bu doğrultuda bilgi toplumu olabilmek içinse doğaldır ki, duygudaşlığa, hoşgörüye, adalete, özgürlüğe, dayanışmaya, doğal çevreye, eğitime, bilime ve araştırmaya birinci derecede önem vermek gerekmektedir.
Hafta münasebeti ile bu kapsamda görev üstlenmiş Türkiye’deki halk kütüphanelerinin amacından söz etmeden geçmemek gerekir. 
Halk Kütüphaneleri, sorunları bilgi ile çözebilen mutlubaşarılıtatminli, dolayısıyla çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış bir bilgi toplumu yaratmayı, Ulusal Kültür mirasımızı yaşatarak ve gelecek kuşaklara aktararak bölgenin kültürelsosyal ve teknolojik kalkınmasında önder olmayı kendisine şiar edinmiş bir vizyon ve misyona sahiptir.

Herkesin durumdan kendiliğinden sorumluluk üstlenerek  bu Hafta içinde bir kütüphane ziyareti ile bu evrensel olguya katkı sağlamasını dilerim.

Mustafa Özcan (3 Nisan 2016)

22 Mart 2016 Salı

Unwrapping the Sacred Bundle: Reflections on the Disciplining of Anthropology (Mustafa Özcan, 22 Mart 2016)




Unwrapping the Sacred Bundle: Reflections on the Disciplining of Anthropology, Daniel A. Segal and Sylvia J. Yanagisako (Eds.)


Kitap, kültürel, biyolojik, linguistik ve arkeolojik diye parçalı olan Amerikan Antropolojisi'ni kritize ederek disiplinin bu şekilde ele alınışına karşı çıkıp, bu alanların multidisipliner tarzda birleşik şekilde "Four Fields Holism" diye adlandırılarak öne sürülmüş görüş şeklinde içeriklerinde "bileşik" olması gerektiğini savunmaktadır. 

İlk kez 2005 yılında  Amerikan Antropoloji dergisindeki bir makalede Daniel A. Segal, Sylvia J. Yanagisako, James Clifford, Ian Hodder, Rena Lederman ve Michael Silverstein tarafından söz konusu edilen görüş, Segal ve Yanagisako tarafından kitaplaştırılmıştır. 

Biyokültürel sentez diye genel  bütünsel bir kalıp esasında ileri sürülen bu görüşün holistik bilimsel yaklaşımın sosyal disiplerin ortak bir alanı oluşturması için elzem olan sinerjik müfredat ortaklığını tanımlamakta olduğu ciheti ile KDP Kitap Bloğu'nda tanıtımı uygun görülmüştür.

Mustafa Özcan (22 Mart 2016)
________________________________________________

(*) http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/jhbs.20307/abstract


28 Şubat 2016 Pazar

Bedia Akarsu’nun Ardından (Mustafa Özcan, 28 Şubat 2016)


Bedia Akarsu’nun Ardından

Sonradan medya üzerinden haberdar olaraktan vefatını bu şekilde öğrenebildiğimden cenazesine katılamadığım için çok müteessir olduğum değerli duayen felsefeci Bedia Akarsu 95’nci yaşını doldurduktan bir ay kadar sonra 25 Şubat 2016 Perşembe günü yaşama gözlerini yumdu. 
Bu çok değerli bilge insanı yitirmiş olmaktan herhalde tüm felsefe dünyası ve bilgi sever aydınlar ve entelektüeller camiası derinden üzülmüş olmalıdır. 
Yazdığı kitaplarının önemli bölümünü yıllar öncesinden okumuş olmaktan dolayı elde ettiğim keyifli görüş ve bilginin yanı sıra on yıl kadar önce tesadüfen olan bir karşılamamızda felsefeyi konu yaparak bu alanı genel ırası ile ele alıp yaptığımız sohbetimizi hala hep içten anımsarım.
Cumhuriyet’e omuz veren 1933 Üniversite Reformu’nu başlatan Almanya’dan sürgün edilmiş musevi hocalar ile ortaya çıkan yüksek öğretimdeki eğitsel sekülerleşme sırasında yetişmiş olan ilk akademik kuşağın felsefe alanındaki son temsilcisi olması yönüyle Akarsu bir çığırın da kapanışını simgelemektedir. 
Bu dönem ve sonrasında Bedia AkarsuAlman hocalı akademik kariyerinde dile ve  Kant ahlâkına yönelerek Reform’dan sonra Türkiye’nin yüksek öğretim ortamına egemen olan Alman felsefesinin temel taşı Kant ve ahlakı ile dil konusunu öne çıkarmıştır. Böylece Akarsu,Takıyettin Mengüşoğlu’nun Mermi Uygur ile birlikte temsil ettiği fenomenoloji-antropopolojizm-hümanizm üçlüsüne dayalı felsefe geleneğinden sonra dil-kültür-ahlak üçlüsüne dayalı felsefe geleneğini Macit Gökberg’in de temsiliyeti ile başlatmış kişidir. 
Türk akademik felsefesi’nin yönlerini ortaya koyan bu iki geleneksel yapıdan birinin oluşturulmasının altında herhalde O’nun tükenmek bilmez çalışkanlığı vardır sanıyorum. Ayrıca uzun yaşamasının sırrı da bu olmalıdır. 
Öte yandan, taviz vermez dürüstlüğünün ise Ülkemizde az bulunan adalet duygusunun pek çok aydın insanda yeşererek gelişmesine yol açmış olması da olasıdır ve de önemli bir kazanımdır diye düşünüyorum.
 Bu kısa yazının kapsamı dolayısı ile ele almaktan “sarf-ı nazar” ettiğim okuduğum pek çok değerli kitabından ayrı olarak Türkçenin felsefe dili haline dönüşmesinde yaptığı katkılarının en görünür belgesi olan Felsefe Terimleri Sözlüğü yapıtını sadece adı bağlamında da olsa zikretmeden geçmek istemiyorum. 
Adı giderekten daha çok anımsanacak olan bir “holistik düşünür olarak Türk felsefe tarihinde yeri hiç bir zaman doldurulamayacak olacağı kanısını burada yeri gelmişken paylaşmak isterim.
Mustafa Özcan (28 Şubat 2016)