.

.
.

23 Ekim 2016 Pazar

Kitap sevmez, yazanı, okuyanı sevmez; neresidir bu memleket? (Kanat Atkaya / Hürriyet Gazetesi, 23 Ekim 2016)

Kitap sevmez, yazanı, okuyanı sevmez; neresidir bu memleket?


KONUNUN üzerinde yeterince tepindiğimize göre "Kürk Mantolu Madonna" gafına biraz daha farklı, belki biraz daha gerçekçi bir yaklaşımda bulunmayı denesek mi?
Malum, günlük magazin haberlerinin “derinlemesine tartışıldığı” bir televizyon programında laf Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna”sına gelmiş, yorumculardan biri de kitabın kahramanını pop müzik yıldızı Madonna ile karıştırınca toplumsal tepki barajının kapakları açılmıştı.

Derdim yorumcuyu savunmak değil; bu süreçte yapılan bazı esprilere epeyce güldüğümü de belirteyim. Ancak gündemi şenlendiren bu hadiseyi biraz geriye çekilip “acı gerçekleri” ortaya koyan rakamlara da bakarak değerlendirmek de mümkün.

Tamam, yorumcu çamı orman ölçeğinde devirdi

Tamam, kazmayı vurduğu taştan çıkan sese cevap yetiştirirken “özrü kabahatinden büyük” diyenleri haklı çıkaracak bir tavır sergiledi.

Tamam, neredeyse hiç kimsenin bilmediği bir konuyla karşılaştığında “Bilmiyorum” demek dürüstlüğünü göstermektense “analiz kastırmayı” tercih ettiği bir toplumun “heykel şahsiyeti” oldu.

Tamam, tamam, tamam; hepsine ve daha fazlasına tamam...

Ama...

Kitap hangi ülkenin ihtiyaç listesinde 235’inci sırada yer almıştır?

“Kitap karın doyurmaz” diyenler nerede yaşar?

Cuntanın ev baskınında Vladimir İlyiç Lenin’in kitaplarını “Yaz arkadaş; Altıncı Lenin...” diyerek tutanağa işleyen ve kitabı gözaltına alanlar nerede serpilmiş ve büyümüştür?

“Bazı kitaplar vardır ki bombadan daha tehlikelidir” diyen zihniyet hangi verimli toprağın ürünüdür?

Oğuz Atay, güzelim “Demiryolu Hikâyecileri”ndeki unutulmaz “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” cümlesini hangi iklimin etkisiyle yazmıştır?

122 kişiye bir kahvehanenin düştüğü bir memleket vardır ki aynı memlekette 50 bin kişiye de bir kütüphane düştüğünü gösterir bazı araştırmalar. Allah Allah yahu, acaba hangi memlekettir orası?

Evlatlarına doğum günlerinde kitap hediye edilen memleketler sıralamasında 180 memleket arasında 140’ıncı sırada demirlemiş bir yerden bahsedilir. Bilir misiniz neresidir orası?

Yıllardır her ev taşıyışında nakliyecinin “Abi sen bu kitapların hepsini okudun mu allasen?” sorusuna “Bazıları referans kitabıdır, bazılarını ‘Bir gün mutlaka...’ diyerek vicdan azabı şeklinde yaşatıyorum... Çoğunu okudum, daha çoğunu okuyarak yaşamak istiyorum...” gibi cevaplar verirken tükenmiş ve kestirmeden, omuzları düşerek “Hayır” cevabı vermeye başlamış birini tanıyorum, tıpkı ana benzer kendisi, kimdir ve nerede yaşamaktadır o fakir ve onun gibiler acep?

Bir sahaf, “Parayı bulduk, statü sembolü lazım şimdi” diyerek kapısını çalan bir türedi zenginin “Şu kadar ene, şu kadar boya sahip bir kitaplık yaptırdım da; dolduracak kitap lazım. Gözünü seveyim ciltleri güzel gözüksün birader” dediğini aktarmıştır... Çoğu zaman siftah bile yapamadan kepenk kaldırıp indiren o sahafın dükkânı nerededir acaba?

Hangi memleketin evlatları yılda sadece 6 saatini kitap okumaya ayırmaktadır?

Hangi memleket pamuklara sarılıp saklanması gereken Aslı Erdoğan’ı ve onun gibi sayısız yazarını kuşaklar boyu, iktidarlar boyu cezaevinde tutmuştur, tutmaktadır?

Hangi memlekette kişi başına 7-8 kitap düşmektedir ve bu kitapların yarısı da ders kitabıdır? Hangi memleketin siyaset çarkını sistematik cehalet döndürmektedir?

“Kitap sevmez, yazanı sevmez, okuyanı sevmez bir memleket vardır” diyeler eyy erenler!

Neresidir bu memleket?

Neresidir?

Kanat Atkaya (Hürriyet Gazetesi, 23 Ekim 2016)






13 Eylül 2016 Salı

Okumadığınız kitaplar hakkında konuşabilirsiniz (Doğan Hızlan / Hürriyet Gazetesi, 13 Eylül 2016)

Okumadığınız kitaplar hakkında konuşabilirsiniz


TATİLDESİNİZ ve bir arkadaş grubu içinde söz kitaplardan açıldı. 
Hele içinizde bir kitap kurdu varsa mutlaka yeni yayınlardan söz edecektir. Siz iyi bir edebiyat okuru değilseniz, yeni kitapları takip etmiyorsanız, işiniz zor.
Mutlaka sözü eski ustalara, onların eserlerine getirin. Bu konuda size biraz tüyo vereyim. Ama sizin de onlardan birkaç satır okumuş olmanız şart, en azından kulaktan dolma bilgilerle idare edecek kadar bir birikiminiz olması gerekiyor. Aksi takdirde size tavsiyelerde bulunamam, elinizden tutamam.
Bunları nasıl yapacağız sorusunun cevabını Pierre Bayard’ın Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz?* kitabında bulabilirsiniz.

Konuşmaya katılabilmek için çok bilinen bazı adların ekseninde dolanmalısınız.

Çünkü onlar hakkında o kadar çok yazıldı, o kadar çok konuşuldu ki, hafızanızda mutlaka bir iz kalmıştır. Artık siyasetçiler bile onlardan dizeler okuduğu için yüzeysel bilgiye sahipsiniz.

Siz o bilgileri naklederken okumuş gibi yapabilirsiniz. Artık inandırıcılık derecesi sizin üslubunuzun gücüne bağlı.

Divan Şiiri, İkinci Yeni gibi konularda susma hakkınızı kullanın. Tanrı korusun cehalet denizinde boğulursunuz.

Hayatınız boyunca sevdiğiniz ve okuduğunuz isimler vardır, onları bir kere sürekli aklınızda tutun.

Son yıllarda edebiyat eserlerinden uyarlanan dizileri izlemişsinizdir mutlaka. En azından ana hatlarıyla konularını biliyorsunuzdur. İzlemiş değil de okumuş taklidi belki işinize yarayabilir.

Ben yine de okumanızı salık veririm ama.

***

BAYARD kitabında kültürü bakın nasıl tanımlıyor:

“Kültür bireysel cehaleti gizlemekle yükümlü bir tiyatrodur.”

Kitap Oscar Wilde’ın bir sözüyle başlıyor:

“Eleştirisini yapacağım bir kitabı asla okumam, insan o kadar etkileniyor ki.”

Paris Üniversitesi’nde hem edebiyat profesörü hem psikanalist olduğu için yazar, insanoğlunun edebi açmazlarını keşfetmekte ustalığını gösteriyor. Şu sözünde gerçekçilik payının ne kadar yüksek olduğuna katılmamak mümkün mü?

“Ben özel hayatta para ve cinsellik hariç, insanlardan bilgi edinmenin kitap okuma konusundaki kadar zor olduğu başka alan tanımıyorum.”

Okuma eyleminde kütüphanecinin durumu nedir? Birini okursa diğerlerine haksızlık etmek istemez.

Yazarın bir itirafı bizi okumamaya sevk ediyor adeta.

“Ben Joyce’un Ulysses’ini hiç okumadım ve görünen o ki hiçbir zaman da okumayacağım.”

Ama Ulysses hakkında konuşmuş.

‘Okumama Ustası’ Paul Valery, okumadığı Proust hakkında ölümünden sonra konuşmuş, yazmıştır da.

Umberto Eco’nun Gülün Adı üzerine bölümü de gerçekten bir romanın nasıl okunacağı, hakkında nasıl konuşulacağını özetliyor.

Pierre Bayard bizi tuzağa düşürüyor. Zekice yorumlarla ortada bırakıyor.

Çünkü sonunda karar veriyoruz ki, o kitaplar okunmadan böyle bir kitap yazılamazdı.

Gene de Oscar Wilde’ın bir sözünü anmadan geçemeyiz. Ona göre bir kitabı okumak için en uygun süre, altı dakikaymış.

***

BU deneyleri yaşamış, bu yöntemi uygulamış birinin vardığı sonucu doğrusu merak ediyorum.
(*) Everest Yayınları, Türkçesi Aysel Bora.

Doğan Hızlan / Hürriyet Gazetesi (13 Eylül 2016)



5 Haziran 2016 Pazar

Altıncı Yok Oluş -ı- (Mustafa Özcan, 5 Haziran 2016)


Altıncı Yok Oluş -ı-

Başlık hem bir kitabın hem de ayni doğrultuda bu yazı ile ele almaya başladığım biyosferin uzun tarihi içindeki evrimsel’e(ılımlı gelişmeci) karşıt olan devrimsel (ani yıkıcı, büyük yıkımlı, katastrofik) oluşumları anlatacak olan makale dizisine konu olan kitlesel yok oluş olaylarından en sonuncusuna verilen addır. 
Önce konuya yönelik kitabı tanıtayım.
İngilizcedeki adı Sixth Extinction olan yapıt, “The New Yorker” dergisinin ABD’li gazeteci-yazarı Elisabeth Kolbert’in yorucu bir saha çalışması sonucunda kaleme aldığı popüler bir bilim kitabıdır. 2016’da Türkçe olarak basılıp Altıncı Yok Oluş: İnsan kendi yarattığı yok oluşun kurbanı mı olacak adı ile piyasaya sürülmüş olan kitabın hak ettiği üzere 2012’de Pulitzer ödüllünü almış ve New York Times’te “bestseller” olmuş olması tesadüfî değildir. Muhakkak okunması gereken bu kitabın okuyanları arasında BObama ve B. Gates’inde olduğunu belirtip Türkçebaskısının arka kapağında tanıtım için kullanılan paragraftan alıntılama yaparak konusu hakkında sunulan bilgilendirmeyi kısaca aktarayım:
“…Kolbert, insanın, gezegenimizdeki hayatı, diğer hiçbir türün yapmadığı şekilde değiştirmesinin nedenini ve nasılını anlatıyor… altıncı yok oluşun insanoğlunun en kalıcı mirası olmaya aday olduğunu gösteriyor ve bizleri insan olmanın anlamını yeniden düşünmeye zorluyor. Altıncı Yok Oluş, dünyanın geleceğine dair; entelektüel tarihdoğa tarihi ve saha muhabirliğini bir araya getiren ve gözlerimizin önünde süregelen kitlesel yok oluşa dair güçlü bir anlatım sunan önemli bir kitap.”
***
Şimdi de yok oluş kavramı hakkında biraz bilgilendirme yaparak konuya başlangıç olacak açılımı yapmak istiyorum
Ancak ilk önce, İngilizcedeki “extinction”dan Türkçeye “yok oluş” olarak aktarılan olguyu belirten bu sözcüğün 21. yüzyılda en çok dile getirilecek kavramların başında gelmeye aday olacağı yönündeki kuvvetli kanımı da daha hemen başta vurgulamam gerekir.
Çok hücreli yaşamın gelişme tarihinde ani yıkımları ifade etmekte olan bu terimin geçmişi Fransız devrimi dönemlerine dek uzanmaktadır. Esasen konu arka plan yok oluşu şeklinde anılan, yok olan türlerin ortaya çıkan yeni türlerle dengelenmekte olduğu durumları ifade eden evrim sürecinin olağan bir gelişmesi olarak Darwinyen görüngede doğal seçim işlevinin normal bir sonucu olan bir olgu diye bilinmektedir. Ancak, Darwincilik ile kapsanmayan husus, yok olanların sayısının yerine gelenleri çok aştığında ortaya çıkan kitlesel yok oluş durumlarıdır. Bu aşım on binlerce kata eriştiğindeyse büyük kitlesel yok oluşlardan söz edilmektedir. 
Bugün kullanmakta olduğumuz şekli ile yok oluş kavramı Fransız devrimi döneminde Sibirya mamutlarının fosil olarak bulunuşu ile başlayan tartışmalar ortamında paleontoloji’nin babası kabul edilen Fransız doğa bilimci Georges Cuvier(1769-1832) tarafından ortaya atılmıştır. Cuvier, çağdaşlarının çok ilerisinde görüşlere sahip olması ile bilinen bilimci bir kişidir. Nitekim bu durum O’nun yüzyılı aşan bir dönem boyunca tartışmalı bir kişilik olarak görülmesine de neden olmuştur.  Cuvier’in tartışmalı kişiliğiyse ta ki yüzyılı çok aşkın bir süre sonrasında uzak görüşlülüğün olağan üstü değeri anlaşılana dek sürüp gitmiştir. Cuvier, yaşadığı dönemde yok oluş kavramını “Yaşayan ve fosil haldeki fil türleri adı altında sunduğu derste kayıp türlerle dolu başlı başına apayrı bir dünyanın var olduğu savı doğrultusunda ileri sürerek tanıtmıştır.
Cuvier’in yerkürede yok oluş olgusunun varlığı konusundaki bu gerçekçi saptaması 20. yüzyıl’ın son çeyreğine gelene kadar uykuda kaldı, ilgi görmedi diyebiliriz. Bu gidişat, tanınmış ABD’li doğa bilimci Paul Ralph Erlich’in (1932) eşi Anne Ehlich (1933) ile birlikte "Yok Oluş: Türlerin Kayboluşunun Nedenleri ve Sonuçlarıismiyle 1981’de İngilizce olarak yayımlanan kitabında konuya dikkatleri çekene kadar sürüp gitti. 
Nihayetindeyse, ozon deliği konusundaki çalışmaları ile Nobelödülü alan Hollandalı atmosferik kimyacı Paul Crutzen (1933), jeolojik kronolojide Holosen’in ardından insan faaliyetlerinden ötürü yeni bir jeolojik çağın, koyduğu adıyla, Antroposen’in başladığı tezini ileri sürerek konuyu şimdilerde gezegen bilimin tam da odağına oturttu. 
Antroposen çağında insan eliyle oluşan faaliyetlerinden kaynak alıp yerküreyi ani yıkımlarla maruz bırakmakta olan Altıncı Yok Oluşu başlattığı düşünülen başlıca olayları şu “Altı Yokedici Etmen başlığı altında toplayarak özetlemek olanaklıdır: 
  • Tarım, endüstri ve kentleşme sonucuormansızlaşmaya dayalı biyosferik, atmosferik ve hidrosferik bozunmalara bağlı iklimsel değişim.
  • Toksik maddelerin aşırı kullanımı ve kemizasyonsonucu litosfer ekosistemlerdeki zehirlenmeler vebozunmalara bağlı olarak çeşitlenmenin yitirilişi.
  • Kıtasal tatlı su kaynaklarının hayâsızca sömürülmesi sonucu yerkürenin yeraltı tatlı su kaynaklarının tükenişi.
  • Küresel ticari taşıma sonucu denizel ve karasal ekosistemleri bozan veya yok eden başat istilacı tür işgalleri ile çeşitlenmede şiddetli düşüşler. 
  • Atmosfere karbon, kükürt, azot ve halojen salımı sonucu denizel asitlenmeye dayalı okyanusal bozunma ve ona bağlı iklimsel değişim (*). 
Mustafa Özcan (5 Haziran 2016)
_____________________

(*) Devamı gelecek

30 Nisan 2016 Cumartesi

Dort Rapor (Derleyen Necip Azakoğlu, Tarihçi Kitabevi Yayınları)


Dört Rapor

Müttefik Kuvvetler Komisyonu'nun (ABD, Büyük Britanya, Fransa, İtalya) "Yunan Mezalimi"ni Araştırma Raporları 1919-1921

* * *

General Harbord'un Ermenistan'da Amerikan Mandası Raporu 1919

Derleyen Necip Azakoğlu
Tarihçi Kitabevi Yayınları


Güney Marmara'daki Yunan Mezalimini konu alan olayları Batılılarca hazırlanmış belgeler üzerinden ele alması bakımında son derece önemli olan bu kitap, Cahit Kayra’nın önsözü ile Tarihçi Kitabevi Yayınları tarafından Nisan 2016’da yayınlanmıştır.


28 Nisan 2016 Perşembe

Duyuru: Yazar Sezen Özol'un imza günü



Duyuru:
Gönenli değerli yazar Sezen Özol için tanıtımını bu ortamda yaptığımız "Eski Hayaller Alırım" adlı kitabı için Gönen'de 1 Mayıs 2016'da Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından organize edilen kermes kapsamında imza günü tertiplenmiştir. 

Gönen Parkı içindeki Kordon Park Cafe'de saat 11:00'de başlayacak olan etkinlikte yazar saat 13:00'dan itibaren okuyucuları ile buluşacaktır. 

Tüm kitap severlere duyurulur.


16 Nisan 2016 Cumartesi

Modernleşen Çin’in Tarihi (Michael Dillon) (Mustafa Özcan, 16 Nisan 2016)


Modernleşen Çin’in Tarihi

Birleşik Krallık Durham Üniversitesi Çağdaş Çin Araştırmaları Merkezi kurucusu ve yöneticisi Michael Dillon’un kaleme aldığı Modernleşen Çin’in Tarihi adlı yapıtın Aydın Atılgan ve E. Ümit Atılgan’ın değerli çabaları ile Türkçeye çevrilmiş olması, süper güç Çin’in modernleşme süreci hakkında bilgi edinmek isteyen entelektüeller için çok önemli bir kazanım sağlamış olmalıdır. 
Öte yandan, 2009’da Pekin Tsinghua Üniversitesi’nde konuk öğretim üyeliği ile Çin’i otantik olarak görmüşlüğünü de dağarcığına katmış olan tanınmış Çin tarihi uzmanı olan kitabın yazarının ayrıca konuya giriş niteliğinde olan bir de Contemporary China: An Introduction adlı yaptının daha olduğunu yeri gelmişken vurgulamalıyım. 
Modernleşen Çin’in Tarihi adlı yapıt, modern dünya tarihinin en önde gelen olgularından biri olarak kabul edilen Çin’inin modernleşmesini günümüzden bir bakış ile inceleyerek konuyu tüm boyutları ile gözler önüne seriyor. Konunun omurgasında klasik bir Ortaçağ imparatorluğu görünümündeki Çin’in Mançu kökenli Qing Hanedanlığı döneminden günümüzdeki modern durumuna gelene kadarki tarihsel olayların anlatısı bulunmaktadır. Bu kapsamda Çin’in Afyon savaşlarından günümüz karma ekonomili yapısının kurucusu kabul edilen Deng Xiaoping'e dek olan yaklaşık 150 yıllık dönemdeki gelişmeler imparatorluğun geçmişine yapılan retrospektifler bağlamında çeşitli yönleri ile ele alınıp incelenmektedir.
Konu odağını, tanıtımını yapan pasajdan yazarın bir cümlesini alıntılayarak bir de onun gözünden vurgulayarak görelim:
“Bu çalışma Çin’in modern dönemdeki tarih anlatısıdır. Her ne kadar ÇKP’nin iktidara geldiği 1949 esas alınarak ikiye ayrılan 20. yüzyıl daha fazla ağırlık taşıyor olsa da bazı noktalarda 19. yüzyıl ayrıntılarıyla incelenmiş ve daha yakın tarihli gelişmeler de Çin’in uzun imparatorluk tarihi bağlamında ele alınmıştır.”
***
Öte yandan, Qing dönemi tarihi ile Osmanlı tarihi karşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde iki tarihsel süreç arasında pek çok benzerliklerin var olduğunu hayretle görmek mümkün olmaktadır. 
Örneğin, her iki Ortaçağ imparatorluğun da kutsallıktan kaynak alan bir iradi gücün denetimi altında halkını mutlak bir totalitarite ile her durumda baskıladığı görülmektedir. Bunun nedeni ise, her iki devlette de yegâne erk olan yönetimin gücünü semavi iradenin kutsallığından almasında yatmaktadır. Diğer bir deyişle, Batı’dakiler ile karşılaştırıldığında Ortaçağ Doğu imparatorluklarının devlet düzeni, göksel iradeye çok daha bağlı, onun kutsalından çok daha fazla kaynak alan bir meşruiyet üzerine tesis edilmiştir. 
Gene öne çıkan benzerliklerden biri de değişim ve dönüşümün önemli tarihsel aşamaların kronolojisi ile ilgilidir. 1919’un Mayısı her iki ülke için de uluslaşma sürecinde doruğuna doğru atılan hamlelerin yapıldığı aydır. Devamındaki süreçte Çin Komünist Partisi’nin 1921’de kuruluşu ve Guomingtang’ın varlığını tam olarak 1923’te tesis etmesi Türkiye tarihi ile karşılaştırıldığında bize tarihin ne denli küresel ve holistik (bütünsel) olarak ele alınması gerektiğine dair önemli bir ipuçu veriyor olmalıdır.
Ancak, gene de bu durum iki imparatorluğun modernleşme sürecinde bazı temel farklılıkların olduğunu ortadan kaldırmamaktadır. Bu farklılıklar özellikle modernleşme sürecindeki kültürlenme olgusunda kendini belli etmektedir. Kültürel dönüşüm sürecinin iki ana başlığı olan tinsel (manevi) ve tensel (maddi) dönüşüm ulamlarını temsil eden temel kurumlar olarak sırasıyla bir yanda yaşam ve yönetim anlayışını, öte yandaysa ticaret ve dili görmek olanaklıdır. Bu durumda Osmanlı tinsele daha yakın olan bir kültürlenme tarzını benimsemiş olaraktan bu alanda dönüşmeye yönelmişken Çinlilerse bunun tersi olarak hep kendi ticaret ve dilini önemseyen pragmatik bir çağdaşlaşma yaklaşımı benimseyen tutum takınmışlardır.
Kâğıt, pusula, barut ve matbaa gibi tarihinin en önemli dört buluşunu insanlığa kazandıran dünyada sürekliliği olan küllerinden yeniden doğan en eski medeniyet olan Çin’e bu başarıyı sağlayan etmenin ne olduğu sorulursa, verilecek cevap yukarıdaki saptama doğrultusunda olacaktır. Dünyanın en eski sürekliği olan yazılı dilini kullanan yeryüzündeki ilk seküler entelijansiyaya sahip olmak diyebiliriz. 

Mustafa Özcan (16 Nisan 2016)

Eski Hayaller Alırım (Sezen Özol) (Mustafa Özcan, 16 Nisan 2016)


Eski Hayaller Alırım(*)

Başlık biraz roman janrından fantastik edebi bir yapıtınmış gibi gelse de Sezen Özol’un (**) daha çiçeği burnunda otobiyografi kitabının adıdır. 2016 Martı’nda basımı yapılmış kitabı okuyup tanıtımını yapmanın benim için çok keyifli bir meşgale olduğunu baştan söylesem herhalde doğru bir iş yapmış olurum. Yazarın üççeyrek yüzyıllık yaşamının ilk çeyreğini anlattığı yapıt o denli sürükleyici ki, yaşamımda ilk kez olarak 328 sayfalık bir kitabı iki günde bitirdim. Medrese eğitimi için söylenen “benim oğlum bina okur döner, döner yine okur’ deyişine sadece mecazen uysa da, bazı bilimsel kitaplarımı aralıklı olarak yıllardan beri okuyup durduğum düşünülürse ne denli önemli bir rekor kırmış olduğum kolayca anlaşılır! 
Sezen Özol yurt çapında tanınmışlık ölçütüne göre önlerde göze çarpan bir yazar olmamakla birlikte işlediği konular ve anlatımdaki gücü, etkililiği, derinliği ile aktarımdaki diyalektiği ve çeşitliliği yönü bakımından olağan dışı nitelikleri olan kıdemli bir yazarımızdır. Yaşama bakışı ve yaşanmışlıklardaki derinlikleri görüş ve aktarışındaki bu özgünlüğü, O’nun ömrü ile kıyaslandığında oldukça kısa olan yaklaşık çeyrek yüzyıllık belgesel roman yazma deneyiminde çok verimli altı yapıt ortaya koymasına bu diyalektik ve holistik yaklaşımı neden olmuş olmalıdır diye düşünüyorum. Kısaca özetlediğim bu edebi tarz ve geçmişinin ötesinde yaşanmışlıktaki çeşitliliğine örnek olması kabilinden geride bıraktığı başarılı avukatlık yaşamını da bu noktada yeri gelmişken vurgulamadan geçmemek gerekir.
Yazarı çok daha yakından tanıyan biri olarak oğlu Özgür Özol’un Yazar ve kitabı tanıtım amacı ile yazdığı Önsöz’den bir paragrafı alıntılayarak konuya bir de içeriden olan bir bakışa da yer vererek dıştanlığa denge oluşturmak istiyorum: 
“Yaşamın değişmez kuralıymış derler; her kuşak, kendisinden öncesinin artık dünyada olanları anlamadığını düşünür, bunda haklı olduğuna kendini inandırırmış. Ancak herhalde tüm kuşaklar arasında, bu haklılık yanılgısına kolay düşebilmemiz için en çok malzeme bizlerin, yirminci yüzyılın bu son şehirli kuşağının eline verildi. Elektrik bile bulunmayan bir kasabada doğmuş olan babamın bugünlerde dizüstü bilgisayarında tıkırdarken gördüğüm ellerinin, bir zamanlar gerçekten karasaban sürmüş olduğunu, hem de bunu "otantik bir deneyim yaşayayım" kaygısıyla yapmadığını, yaşamı boyunca süreceğine inanarak başladığını kavradığım ana kadar, ben de bizlerdeki bu büyük yanılgının ayırtına tam anlamıyla varamamıştım”.
Bu değerli otobiyografik yapıtı, her kuşağa ve her yaşamsal algı tarzına hitap etmesi nedeni ile okuma alışkanlığı olan herkese önererek okunmasından kendince elden geldiğince dersler çıkarılmasını arzulamakta olduğumu ifade etmek isterim… 
Mustafa Özcan (16 Nisan 2016)
_________________
https://tr-tr.facebook.com/SezenOzol/